23 Ekim 2009 Cuma

ADAMIN BİRİ BİR GÜN

Dünyanın en anlamsız yürüyüşüne çıktı.

Ne filmlerdekine benzer hissiz bir sağlıklı yaşam koşusu, ne ayaklarını dansettirircesine yürütecek bir "kendini iyi hisset" müziği, ne de sürünerek indiği bir dip...

Ona buna bakıyor, yolda rastladığı bir dilenciyi izleyip bir şeyler hissedebilmeyi bekliyordu. Kendini dinledi bir süre. Ama yok, hiçbir şey hissetmemenin verdiği o yoğun, hüzün veren boşluk dışında hiçbir şey yoktu işte..

-Çiçekler hala güzel görünüyordu, o ayrı. -

60...59...58.... Yere baktı, bir yağmur sonrası solucanı gördü ayaklarının dibinde. İncitmeden kenara itti ayağıyla. 34...33...32.... "Nerdeyse yağdı yağacak" dedi içinden, "şemsiye de almadık." Şemsiye demişken, al işte... peydah olmuş yine bir köşede "ıslanmayalım bayanlarrr" diye bağıran yağmur kahini sokak satıcıları. Ekmek parası, dedi. Sonra kendine şaşırdı yaşsız adam. Kaç yaşında olduğunun farkında olmadığını bile bile...Yaşlı insanlar gibi konuştum, dedi. "Yaş demişken...." diye uzayıp gitti serbest çağrışımları, trafik ışıklarının altında beklerken.

3...2...1... Nerdeyse bir yarışa başlamanın vereceği heyecanı hissetti, kafasını kaldırıp üstüne doğru koşuşturan bunca insanı görünce. Yalpaladı, etrafından geçen insanların, kendilerini pacman labirentinde sanmaları yüzünden birkaç saniye ne yöne gideceğini şaşırdı, durakladı. Sonra silkinip yoluna devam etti. Bu sırada bulutlar, tekrar bir araya gelmelerinin sevincini göbeklerini tokuşturup gürültü yaparak kutlamaya başlamışlardı.

Hah, dedi.

- Biliyordum bunun olacağını.

Pardesüsünün yakasını kaldırarak dünyanın en klişe yağmura hazırlık hareketini yaptı.

- Bunu da niye yaptıysam, sanki eve gidinceye kadar götümden su akmayacak...

Bir süreliğine etrafına olan dikkati azaldı. Yağmur ve korunma yolları hakkında birkaç saçma şey düşündü. Sonra,

- Amaaaann beee.... Islanırsam ıslanayım, eve gitmiyor muyum zaten.
Hem ıslanmanın neresi kötü, dedi içinden.

Ellerini cebine soktu, yavaş yavaş ilerlemeye devam ederken aslında halinden çok hoşnut olduğunu fark etti. Şu durumda, utanmasa kafasını yukarı kaldırıp ellerini açarak tüm vücudunu yağmura teslim ederdi. Ama bu düşünceyi çabucak kafasından savdı. Utangaçlığının, aklından geçenlerin insanlar tarafından anlaşılacağı gibi saçma bir korkuya kapılmıştı. Dikkatini tekrar etrafına yoğunlaştırdı. Çevresindeki, üzerlerine su değil de ateş oku yağıyormuşcasına koşuşturan insanlara içinde bulunduğu rahatlıkla küçümser gibi baktı. Sonra, tam da yerdeki rögar kapağının üzerinden geçerken, iskarpin ayakkabısı metal ile suyun karışımını çok yumuşak buldu. Şımarıp da "ben burda dans ederim ki" düşüncesi içine girince de adam yere kapaklandı. Daha önce hiçbir rögar kapağına bu kadar yakın olmamıştı. Rezalet, diye düşündü. Rezalett... Üstünü silkeleyerek -diz kapağının acısını da belli etmeden- doğruldu. Lakin etrafına bakmaya korkuyordu. Gülüyorlardır şimdi, hay aksi... dedi. Ama kafasını kaldırdığında koşuşturup duran insanlardan başka bir şey göremedi. Rahatlamıştı. Nasıl olsa sırılsıklamdı, düştüğünün en küçük bir işaretini bile taşımıyordu üzerinde. Bunun verdiği huzurla yürümeye devam etti.

Aslında başına, dert olsunlar diye saldığı binbir türlü uyduruk, yapmacık sorumluluk olmasaydı belki eve giden yolunu uzatmayı aklından geçirebilirdi. Ama hayır, yok... Eve gitmeyi planlamıştı ve eve gidecekti. Planına uymanın verdiği rahatlık, içinde kıpırdayan çocuğa istediği oyuncağı alamamış olmanın verdiği huzursuzluk ile yürümeye devam etti. En azından adımlarını yavaşlatmıştı, her ikisine de istediğini verdiğini düşünerek huzursuzluğun ağlarından kurtulmaya çalıştı.

Ve işte artık evini görebiliyordu. Dış duvarları yağmurdan yer yer ıslanmıştı. Islanan yerler ilk bakışta binanın üzerine çizilmiş desenler gibi duruyordu.Bu, hoşuna gitti. Apartman kapısından girerken çok güzel olmuşsun, diye iltifat etmeyi de unutmadı.

Kapıyı sert bir şekilde kapattı. Çok da güneş almayan apartman koridorunda el yordamıyla ışığın yerini buldu, yaktı. 2.kattaki dairesine doğru merdivenleri tırmanmaya başlamıştı bile. Dairesinin önüne geldiğinde cebine elini ilk atışında anahtarını buldu, hemen çıkartıp kapıyı açmaya koyuldu. Üşümeye başlamıştı ama kurulanmak için gösterdiği sabırsızlığa kapısı sanki direniyordu. Sanırım beni bu kadar erken beklemiyordu, diye düşündü.

- Neyse neyse, hadi açıl artık da gireyim...

Birkaç deneme sonunda kapıyı açmayı başardı.Evine attığı ilk adımda, soğuk teninin ev sıcaklığıyla karşılaşması, üşümesinin yerini ürpertiye bırakmasına sebep olmuştu. Bu duyguya fazla takılmayıp alelacele soyundu. Duşa girmek için sabırsızlanıyordu. Hızlı adımlarla banyoya giden yolu arşınlayıp üstünde kalan son şey olan boxerını da bir kenara sallayarak kendini, sıcaklığını iliklerine kadar hissettiği suya bıraktı. Onca buharın arasında çırılçıplakken suyun sesini, vücuduna dokunuşunu dinledikçe ilahi denecek kadar yoğun bir duygu doldu içine. Gözlerini kapattı, dinledi...dinledi....

Daha önce onu bu kadar çok rahatlatan bir şey olmamıştı. Düşündü... Hayır, kesinlikle yoktu. Bu nedenle banyodan çıkarken kendini nerdeyse buharın bir parçası gibi hissetti. Havlusuna sarındı, banyodan çıkmasıyla sanki yeniden bir cisme büründü. Eve ilk girdiğinde sıcak olduğunu düşündüğü koridor şimdi buz gibiydi. Koşarak odasına gitti. Hızlıca kurulandı ve hemen üstüne alelade seçtiği bir t- shirt ve pantolon geçirdi. Hala içi üşüyordu. Bu nedenle mutfağa gitti ve kendine sıcak bir çay hazırlamaya koyuldu. Aslında pek sevmezdi çayı. Ama şu an ihtiyacı olan tek şeyin bir kupa dolusu çay olduğunu düşündü.

Bütün bunları yaparken evde yalnızdı. Zaten yalnız yaşıyordu ama evinin müdavimi olan birkaç arkadaşı vardı.

- Sabah ben gittikten sonra çıkmışlar herhalde, hay allah ,nerde bu çocuklar ...

diye içinden geçirse de aslında yalnız kalabildiğine çok sevinmişti.

Oysaki yalnızlık, kaçtığı bir duyguydu genelde. Bu yüzden evinde nerdeyse her akşam en azından bir arkadaşı, o da yoksa tek gecelik bir kız arkadaşı oluyordu mutlaka. Yalnızlığı bilinçli bir şekilde tercih etme olgunluğuna sahip olamadan önce yalnız bırakılmış insanlardan biriydi işte. Dışardan çok sosyal, eğlenmeyi seven bir adam olarak görünse de aslında bunları ona yaptıran, köşe bucak kaçtığı bu garip duyguydu.

Bu aralar yoruldum, dedi.

- Ondan herhalde. Biraz kafa dinlesem iyi gelecek gibi baksana.

Kendini 2 kişilik yatağının ortasına bıraktı. Yüzükoyun yatarak bir süre yüzünü yastığına gömüp nefesini tuttu. Salt sessizlikte kalp atışlarını dinledi. Sonra yüzünü sol yanına çevirdi ve etrafı izlemeye başladı. Her duygunun görüntüsü de farklı oluyor, diye düşündü. Şu odaya daha önce defalarca bakmıştı ama şu an aklından geçirdiklerini daha önce hiç düşünmemişti. Bu ruh hali içinde odasının sol tarafını incelerken kitaplığının yan tarafında bir şey ilişti gözüne. Ahh, dedi. Tabi ya... 2 ay önce ayrıldığı sevgilisinin ona, "bu oda çok kasvetli görünüyor, belki bu güzel şeyi şuraya koyarsak daha mutlu görünebilir" diyerek hediye ettiği çiçekti bu. Görmesiyle 2 aydır hiç sulamamış olduğu da aklına geldi. Güzelim çiçek sararıp solmuştu. Sanırım artık senin için çok geç, diye geçirdi içinden.Hafif bir üzüntü vardı sanki sesinde...


* Bol miktarda yazım- kural yanlışının olduğunu biliyorum. Bir çırpıda yazdığım için yeniden okuyup değerlendiremedim. Bunlar için özür...

17 Ekim 2009 Cumartesi

Oblivion

"Anılara sonsuza dek sadığımdır;
İnsanlara hiçbir zaman öyle olmayacağım. "