...
Efendim, yaklaşık 4 ay kadar önce Boğaziçi Üniversitesi etkinliklerinden biri olan gelenekselleşmiş klasik müzik dinletilerinden birindeydim. Aslında bu yazıyı yazmaya da konserden dönüş gecesinde başlamışım - şimdi baktım da - ama sırf tembelliğimden taslak halinde aylardır bekletiyorum - aslında tam olarak tembelliğimden değil - . Neyse, biraz sonra kendi iç sesinizle şenlendireceğiniz cümlelerim geçmiş ile şimdiki zamanın mükemmel karışımından ibaret.
Şu ana kadar, bu etkinlik çerçevesinde 3 konser izlememe rağmen, bu denli muhteşem bir gösteri beklemediğimi söylemeliyim. İlk bölümünde, İstanbul Senfoni Orkestrası'nın, Naci Özgüç şefliğinde Beethoven eserleri ile ( Senfoni no.5 Do Minör op.67 ) tek başına başlattığı bu mucize, ikinci bölümünde ( piyano konçertosu no.3 Do Minör op.37 ) amerikalı besteci ve piyanist Kit Armstrong'un orkestraya piyanosu ile eşlik etmesiyle izleyenler olarak hepimizi ayrı ayrı nirvanaya ulaştırdı. Henüz 17 yaşında olan Kit için söylenecek çok şey var. İstanbul Senfoni Orkestrası için de elbette. Beethoven için de iki kelime etmeden geçemeyeceğim.
Ehm.
Lakin klasik müzik bilgim çok derin olmadığı için benim üzerine söz söylemeye hakkım olan tek yan bu gösterinin bana yaşattığı duygu yoğunluğu olacak sanırım. Daha önce, ağlatma amacından yola çıkmış o içli kemanlar, çellolar ve piyano notaları ile kendimi tarumar etmiş olan ben, ilk defa beni yönlendiren değil de serbest bırakıp yolumu bulmamı isteyen bu ses karşısında donup kaldı. Sonrasında ise Kit Armstrong'un gelişigüzel gibi görünen ahesteliği ve aceleciliğine kapılıp kendimi koyverdim -kendini koyvermek -. Gözden akan iki damla yaş olarak tezahür eden bu duygu yoğunluğunun tek sebebi duymuş olduklarım değildi elbette, kocaman orkestranın - ve Kit Armstrong'un - uyumu sadece doğru yerde doğru notaya basmaktan gelmiyordu zira. O insanlar, o an, orada bedenleri ve ruhlarıyla bir bütünlük oluşturuyordu çünkü. Müziğe verdikleri alelade bedensel tepkiler bile bir tamamlayıcı unsur haline geliyordu. Böylesi bir çok sesliliğin, her ruhta yarattığı farklı etkiler de izleyenleri birbirine bağlıyordu zira o an her şey bir parça'dan ibaretti....
Orada, o an'ı yaşayanlardan biri olarak;
Kendi başıma bütün olamamaktan, sadece bir parça olarak kalmaktan büyük mutluluk duydum.
NOT: Bugün Temmuz'un 6'sı.
17 Mart 2010 Çarşamba
I'll Take The Rain
.......
i used to think, as birds take wing,
they sing through life, so why can't we?
we cling to this, and claim the best
if this is what you're offering,
i'll take the rain.
i used to think, as birds take wing,
they sing through life, so why can't we?
we cling to this, and claim the best
if this is what you're offering,
i'll take the rain.
Godot
Bir rehavet dönemimin daha sonuna geldim.
Pek sesimi çıkarmadan oturuyordum yaklaşık bir aydır. Lakin yine buralardaydım. Sadece ordan oraya koşuşturup beni daha mutlu edebilecek bir şeyler arıyordum. Kabul etmeliyim ki sonuçlar pek iç açıcı değil, yine de tam olarak bir tatminsizlikten bahsedilemez sanırım. Ya da bahsedilmemeli. Kendime yasak ettiğim ender şeylerden biri bu. Herneyse, havanın bulutlu olmasına üzülmeli mi sevinmeli mi karar veremiyorum. Ne zaman "ışık, daha çok ışık" desem yazın o boğucu sıcaklığı ve gereksiz parlaklığı geliyor gözümün önüne. Hayatlarımızda zaten milyonlarca öf'ler, püf'ler, hayır olamaz'lar varken neden tanrı böylesi bir konuda bir kez olsun torpil geçip 15-20 derecede sabitlenmiş aydınlık bir günü 365 gün bize hediye edememiş... İçerliyorum, ne yalan söyleyeyim. Ben yaşamda kalmak için bu kadar çabalarken... Neyse.
Günler garip.
Ama sanırım çoğunlukla "basit" kelimesine dilimiz varmadığı için "garip" kelimesini kullanıyoruz hayat ile ilgili. Yaşamlarımıza gizemli bir anlam katmak için "hayır, elbette ki hepsi bu değil" tatminini yakalamaya çalışıyoruz. Hobi sandığımız saçmasapan işlerin peşinden koşuşturuyoruz, filmler izliyoruz, yolda görsek salak damgasını yapıştıracağımız bir adamı, sırf bulunduğumuz yerden daha yukarda bir sütunun üstünde duruyor diye çılgıncasına alkışlıyoruz, en yalnız ve boktan anlarımıza bile bir kılıf bulup " ben derin düşünüyorum, hissederek yaşıyorum, ne mutlu bana" diyebilecek kadar "saf" olabiliyoruz. Mütemadiyen kaçıyoruz kısacası. Ama sanki... ne kadar dolambaçlı yollardan yürüsek de, hepimizin "evet,buymuş" demek zorunda kalacağı bir yüzleşme günü var. Bu işleri kolaylaştırır mı bilmiyorum ama sanırım ben "basit" ile devam edeceğim.
Kendimi yorma ihtiyacı içindeyim bir süredir. Durmak, düşünmek, hissetmeye çalışmak anlamsız geliyor. Sırf bu yüzden daha anlamsız şeyler yaparak "oyalanıyorum". Hayatın bir oyalanma işi olmadığını söylese keşke biri bana. - bana sözünü geçirebilecek biri olsun lütfen- .Ama aslında şu an içinde bulunduğum durumun -hissiyat, efendime söyleyeyim maneviyat gibi kısımlarını çıkarırsak- rasyonellik bakımından bana iyi geldiğini söyleyebilirim. Evet, daha rasyonelim.Daha "robot" gibiyim. Her sabah 6 ile 8 arası uyanıp akşam 10-11'de uyuyan disiplinli bir mahlukatım.
Neyi, neden yaptığımı sorguladığımda tatmin edici hiçbir cevap alamasam da kendimden, yapmam gerekenleri yapmaktan dolayı huzurluyum. Ve sanırım şimdilik hepsi "bu".
Ama zamanla farklılaşacağını biliyorum bütün bunların. Daha iyiye gideceğini söylemiyorum ama iyi ya da kötü... hiçbir şey aynı kalmıyor işte. Değişkenlik beklentisi, insanı hayatta tutan en önemli şeylerden biri sanırım. Ve evet, ben de bir beklenti içindeyim. Umut diyebilir miyim bilmiyorum, sadece beklenti işte.
Öyle, bekliyorum.
Pek sesimi çıkarmadan oturuyordum yaklaşık bir aydır. Lakin yine buralardaydım. Sadece ordan oraya koşuşturup beni daha mutlu edebilecek bir şeyler arıyordum. Kabul etmeliyim ki sonuçlar pek iç açıcı değil, yine de tam olarak bir tatminsizlikten bahsedilemez sanırım. Ya da bahsedilmemeli. Kendime yasak ettiğim ender şeylerden biri bu. Herneyse, havanın bulutlu olmasına üzülmeli mi sevinmeli mi karar veremiyorum. Ne zaman "ışık, daha çok ışık" desem yazın o boğucu sıcaklığı ve gereksiz parlaklığı geliyor gözümün önüne. Hayatlarımızda zaten milyonlarca öf'ler, püf'ler, hayır olamaz'lar varken neden tanrı böylesi bir konuda bir kez olsun torpil geçip 15-20 derecede sabitlenmiş aydınlık bir günü 365 gün bize hediye edememiş... İçerliyorum, ne yalan söyleyeyim. Ben yaşamda kalmak için bu kadar çabalarken... Neyse.
Günler garip.
Ama sanırım çoğunlukla "basit" kelimesine dilimiz varmadığı için "garip" kelimesini kullanıyoruz hayat ile ilgili. Yaşamlarımıza gizemli bir anlam katmak için "hayır, elbette ki hepsi bu değil" tatminini yakalamaya çalışıyoruz. Hobi sandığımız saçmasapan işlerin peşinden koşuşturuyoruz, filmler izliyoruz, yolda görsek salak damgasını yapıştıracağımız bir adamı, sırf bulunduğumuz yerden daha yukarda bir sütunun üstünde duruyor diye çılgıncasına alkışlıyoruz, en yalnız ve boktan anlarımıza bile bir kılıf bulup " ben derin düşünüyorum, hissederek yaşıyorum, ne mutlu bana" diyebilecek kadar "saf" olabiliyoruz. Mütemadiyen kaçıyoruz kısacası. Ama sanki... ne kadar dolambaçlı yollardan yürüsek de, hepimizin "evet,buymuş" demek zorunda kalacağı bir yüzleşme günü var. Bu işleri kolaylaştırır mı bilmiyorum ama sanırım ben "basit" ile devam edeceğim.
Kendimi yorma ihtiyacı içindeyim bir süredir. Durmak, düşünmek, hissetmeye çalışmak anlamsız geliyor. Sırf bu yüzden daha anlamsız şeyler yaparak "oyalanıyorum". Hayatın bir oyalanma işi olmadığını söylese keşke biri bana. - bana sözünü geçirebilecek biri olsun lütfen- .Ama aslında şu an içinde bulunduğum durumun -hissiyat, efendime söyleyeyim maneviyat gibi kısımlarını çıkarırsak- rasyonellik bakımından bana iyi geldiğini söyleyebilirim. Evet, daha rasyonelim.Daha "robot" gibiyim. Her sabah 6 ile 8 arası uyanıp akşam 10-11'de uyuyan disiplinli bir mahlukatım.
Neyi, neden yaptığımı sorguladığımda tatmin edici hiçbir cevap alamasam da kendimden, yapmam gerekenleri yapmaktan dolayı huzurluyum. Ve sanırım şimdilik hepsi "bu".
Ama zamanla farklılaşacağını biliyorum bütün bunların. Daha iyiye gideceğini söylemiyorum ama iyi ya da kötü... hiçbir şey aynı kalmıyor işte. Değişkenlik beklentisi, insanı hayatta tutan en önemli şeylerden biri sanırım. Ve evet, ben de bir beklenti içindeyim. Umut diyebilir miyim bilmiyorum, sadece beklenti işte.
Öyle, bekliyorum.
Geldim
Olmaz dedik hep, olmaz öyle başlangıçlar. Yadırgadık içten içe ama hiç ses çıkarmadık. Şimdi'de sustuğumuzu sandık. Şimdi sessiz. Ama yorgun geçiyor zaman. Bu kadar ezip geçen, ne ki? Basit bir gerçeği bilinmemezliklere sarmalamak bazen daha kolay.
Ama ben bunu yapmayacağım.
Ama ben bunu yapmayacağım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)