Öncelikle yeni yılda aradığım ne varsa hepsini ikea'da bulamadım. Pek hediye de alamadım zaten. Almaya da gönlüm yok. Çünkü uyku saatlerimi düzeltmeye çalışıyorum yine, uykusuz ve yorgunum. Hiç de o kalabalık ve sıcak alışveriş merkezlerinde dolanacak halim yok. Bizim cevo çok kalabalık oloyor zaten. Bi de iyi havalandırmıyorlar orayı. Ben gelemem öyle şeye. Bütün bir yıl da bugünü beklemedim hem. Çok eğlenmeyi planlamıyorum bu akşam mesela. Ha, milli piyango biletlerime vurursa ikramiye, o ayrı. O zaman eğlenirim. Onun dışında bu akşam ile ilgili daha çok 2 yıldır bozuk olan uyku düzenimin belini doğrultmak amacıyla bir gün uykusuz kalıp dün geceyi afedersin hayvan gibi uyumama neden olan planımı uygulayarak geçirmek derdindeyim. Yani erkenden uyumayı planlıyorum kısmet olursa. Başka da bir temennim yok. Yok hayır, yalnız ve mutsuz değilim. Sağlığımı önemsiyorum sadece. Biraz da mizaç olarak huysuz olabilirim belki. Ondan.
2012'nin bütününün bir özetini çıkart desen, çıkartamam. Liste yap desen mesela, yoluna soktukların, yapılacaklar listesine aldıkların, başarısız oldukların diye... Onu da yapamam. 2012 benim için yeni kararların, yeni başlangıçların yılı olmadı çünkü. Koskocaman bir süreçti sadece. Çok şükür ki grafiğe vurduğumuzda eksilere düşmedim pek. Ortalaması alınırsa istikrarlı bir yıl oldu. Sürecin nadir olarak sekteye uğradığı, genelinde ilerlemenin ve büyümenin devam ettiği. - bu ne be - "eh" bir dönemdi. Yılın başlarına küçük bir kartopu olarak başlayan ben, işte şimdi yıl sonunda küçük bir dünya kadar oldum. Dünyanın şeyini öğrendim. Maymunlarda 6 çeşit renk körlüğü varmış mesela. Sosyoloji ilminin kurucusu Comte imiş. Kedi çişi kokusunu sirke ve arap sabunu ile çıkartabilirmişsin, çamaşır suyu işe yaramazmış. Bunlar gibi. Bazen de yanlış bildiklerimi düzelttim. Hep kendimi daha iyi hissetmek için bakış açısı geliştirmekten de canım çıktı. Bir noktaya 180derecenin her açısından bakmaya çalıştım. Tam kendi sorup kendi cevap veren, kendiyle konuşan ve karanlıktan hoşlanan biri olacaktım ki yine kendi kendime "daha basit düşün" dedim. Böylece de paçayı kurtarmış oldum.
Çok çalışmadım bu yıl. Daha çok keyif almak için uğraştım. Belki çalışmalıydım, bilmiyorum. Ama sırf aklımdan geçirdiğim -meliyim - meliydim'ler için de canımı çok sıkmamayı öğrendim. Her şeyin istediğim gibi kusursuz olamayacağını biraz geç de olsa sonunda fark ettim yani.
Öyle böyle derken tam tamına 365 gün geçti gitti işte. Geçen yıl çok uzak görünmüyor hala. 2013 için temennim ise, 2012'nin en kısa zamanda bana uzak bir geçmişim gibi gelmesi. Dönüp arkama baktığımda evet, bunları yaşadım, hazmettim, öğrendim ve sayfayı çevirdim, diyebileceğim bir olgunluğa ve huzura erişebileceğim bir yıl olmasını diliyorum 2013'ün. Kendim için isteğim bu. Senin için ve diğerleri için de güzel şeyler düşünüyorum. Yıllar önce izlediğim yeşilçam filmindeki eğlendiğim, hatta belki dalga geçtiğim ama yıllar sonra anlamını kavradığım şarkının sözleri aklımda, herkese, kendilerine ve baktıkları diğer her şeye sevgiyi kattıklarında, oldukları halleri ile de yeni bir şeye sahip olmadan mutlu olabildiklerini fark ettikleri bir yıl diliyorum.
"Hayat sevince güzel, sevince tatlı günler,
Bir kuşu, kelebeği, bir taşı sevin yeter."
31 Aralık 2012 Pazartesi
The Hobbit İçin Yazdığım Lirik Şiir Çalışmam
Geldin işte sinemalara,
Verdik yine onca para,
3d gözlük aldık 349223. kere,
Sen ne güzel filmdin the hobbit
Gollum çıktı diye şaşırdılar,
Kitabı okumadan geldiler,
Çok da ses yaptılar,
Yine de izledik seni the hobbit
Yeni Zelanda'yı iyice belledik,
Hobbit köyü pek sevdik,
Guillermo Del Toro da screenplay'e katkı yapmış,
Daha ne isteriz senden the hobbit
Cüce kral için ne güzel oyuncu seçmişsiniz,
Bilbo Baggins'in gençliğini de iyi yapmışsınız,
Müzikleriniz de bir hoş olmuş,
Sen ne güzel filmsin the hobbit
Gelecek seneye yine bekleriz,
Duyduk ki ikincisini de çekecekmişsiniz,
Yüzüklerin Efendisi'ni bi daha olsa çekmem desen de bunu da çektin,
Sen ne güzel yönetmensin Peter Jackson
Haydi gelin hepimiz the hobbit'e gidelim,
Bu sene de böyle mutlu bitsin,
Allah tamamına erdirsin,
Sen ne güzel filmsin the hobbit
Verdik yine onca para,
3d gözlük aldık 349223. kere,
Sen ne güzel filmdin the hobbit
Gollum çıktı diye şaşırdılar,
Kitabı okumadan geldiler,
Çok da ses yaptılar,
Yine de izledik seni the hobbit
Yeni Zelanda'yı iyice belledik,
Hobbit köyü pek sevdik,
Guillermo Del Toro da screenplay'e katkı yapmış,
Daha ne isteriz senden the hobbit
Cüce kral için ne güzel oyuncu seçmişsiniz,
Bilbo Baggins'in gençliğini de iyi yapmışsınız,
Müzikleriniz de bir hoş olmuş,
Sen ne güzel filmsin the hobbit
Gelecek seneye yine bekleriz,
Duyduk ki ikincisini de çekecekmişsiniz,
Yüzüklerin Efendisi'ni bi daha olsa çekmem desen de bunu da çektin,
Sen ne güzel yönetmensin Peter Jackson
Haydi gelin hepimiz the hobbit'e gidelim,
Bu sene de böyle mutlu bitsin,
Allah tamamına erdirsin,
Sen ne güzel filmsin the hobbit
26 Aralık 2012 Çarşamba
Asılacak Yazı
Çok da havalı bir şey sanmıştım böyle konuşmayı. Böyle, kelimeleri özen ile seçip insanları gerçekten kelimeler ile dövebileceğimi sanmayı. Sanki ben böyle karmakarışık bir laf edince herkes bana küçük Dostoyevski diye bakacak diye düşünmeyi. Meğersem benim gibi daha çok varmış, internet hayatımıza girince öğrendim. Hatta insanların az önce bahsettiğim ama tam açıklamadığım bu hevesleri yüzünden twitter adında bir kurum var. Neyse. Zaten ben de öyle yazmayı bıraktım hemencecik. Ama alışkanlık yapmış olacak ki bazen gerçekten sosyolog cümlesi kurabiliyorum. Bilmiyorum, kendimin üstüne gitmeyi istemem. Belki gerçekten kafam karışıktır.
Hımbıllıkla geçen bir günün ardından neden işlerin yolunda olmadığını sorguluyorum. Bir insan hımbıllıktayken işleri kim yoluna sokacak ki? Üşendiğimden mutfağa götüremediğim şu çorba kasesini koltuğumun üstüne koyduğunu görse annem kıyameti kopartır. Ama baktım da şimdi kaşığım da koltuğa yuvarlanmış kasenin içinden ve benim umrumda değil. Ben dejenere bir genç miyim? Galiba az önce tembelliğin tanımını yaptım. Yaşamak, zorunda olduğum şeyleri yaparken çok sıkıcı da sanki hımbıl hımbıl bütün gün otururken her şey çok mu anlamlı? Şimdi de hayatın anlamını çözmüş olabilirim.
Bu gece büyük şeyler olacak.
Ama neyse ki gecenin bitmesine şurda hepi topu 1 saat kaldı.
Hımbıllıkla geçen bir günün ardından neden işlerin yolunda olmadığını sorguluyorum. Bir insan hımbıllıktayken işleri kim yoluna sokacak ki? Üşendiğimden mutfağa götüremediğim şu çorba kasesini koltuğumun üstüne koyduğunu görse annem kıyameti kopartır. Ama baktım da şimdi kaşığım da koltuğa yuvarlanmış kasenin içinden ve benim umrumda değil. Ben dejenere bir genç miyim? Galiba az önce tembelliğin tanımını yaptım. Yaşamak, zorunda olduğum şeyleri yaparken çok sıkıcı da sanki hımbıl hımbıl bütün gün otururken her şey çok mu anlamlı? Şimdi de hayatın anlamını çözmüş olabilirim.
Bu gece büyük şeyler olacak.
Ama neyse ki gecenin bitmesine şurda hepi topu 1 saat kaldı.
19 Aralık 2012 Çarşamba
Come Baby Come Baby Come To Me
Uyandığımda saat 14:12 idi. Aklımda nedense bu şarkı var, Jennifer Lopez miydi? Yıllar öncesinden geliyor, eski. Neyse.
Yaklaşık iki hafta önce bir karar almıştım. Muhtaç durumda olan bir hayvanı sahiplenip, iyileştirip yuvalandırmaya vesile olacaktım. Bu sebeple Haysev'in facebook sayfasını takip etmeye başladım. Bilmeyenleriniz için "geçici yuva" diye bir kavram var. Zor durumda olan bir köpeği- kediyi. bir kuşu, kelebeği sahiplenene kadar misafir edebiliyorsunuz evinizde. Ben de bu kategoride bir köpeğe evimi açmaya karar verdim ve Merter Barınağı'nda yaşayan 2 yaşlarında güzel labrador melezi ile tanışıklığımız böyle başladı. Sokakta yaşayan bir köpekmiş, doğumu sırasında barınağa kaldırılmış, doğumdan sonra kısırlaştırma ameliyatı yapılmış fakat ameliyat sırasında az kalsın hayatını kaybediyormuş. Biraz çileli yani 2 yıllık yaşamı. Daha öncesinde de sokakta çok mutlu değilmiş. - Onu sokaktayken de besleyen bir insan ile görüşmüştüm, ordan biliyorum bütün bunları - .
Yaklaşık iki hafta önce bir karar almıştım. Muhtaç durumda olan bir hayvanı sahiplenip, iyileştirip yuvalandırmaya vesile olacaktım. Bu sebeple Haysev'in facebook sayfasını takip etmeye başladım. Bilmeyenleriniz için "geçici yuva" diye bir kavram var. Zor durumda olan bir köpeği- kediyi. bir kuşu, kelebeği sahiplenene kadar misafir edebiliyorsunuz evinizde. Ben de bu kategoride bir köpeğe evimi açmaya karar verdim ve Merter Barınağı'nda yaşayan 2 yaşlarında güzel labrador melezi ile tanışıklığımız böyle başladı. Sokakta yaşayan bir köpekmiş, doğumu sırasında barınağa kaldırılmış, doğumdan sonra kısırlaştırma ameliyatı yapılmış fakat ameliyat sırasında az kalsın hayatını kaybediyormuş. Biraz çileli yani 2 yıllık yaşamı. Daha öncesinde de sokakta çok mutlu değilmiş. - Onu sokaktayken de besleyen bir insan ile görüşmüştüm, ordan biliyorum bütün bunları - .
Bu fotoğraf, onu barınaktan almaya gittiğimiz günkü hali.
Adını Arap koymuşlar sanırım orada ama biz Melo dedik hep. 5 Aralık'ta Merter Barınağı'ndaydık onun için. Merter Barınağı ilginç bir yer. Barınak ama hiçbir köpeği, kedi varsa kediyi göremiyorsunuz. Sadece sesleri duyuluyor kapalı kapılar ardından. İçerisi nasıl bilmiyorum ama söylenenlere göre küçük kafesler şeklinde dizayn edilmiş bir yer. Neyse, gittik meramımızı anlattık. Bekletildik ve en sonunda Melo, boynuna geçirilen bir halka ile içerden çıkartıldı. Çok heyecanlıydı. Yerinde duramadı ilk karşılaştığımızda. Sonra, önceden ayarladığımız bir taksi içine yerleştirdik Melo'yu ve Mecidiyeköy'e doğru harekete geçtik. Veterinere götürdük. Yıkattık, Aşılarını yaptırdık. Derisinde açılmalar ve birkaç ısırık izi vardı, onlar için vitaminler aldık. Maalesef Melo'nun ameliyat yeri mikrop kapmış barınakta. Onun da birkaç gün süren tedavisinin ardından Melo şuna benzedi :
Bu, benim köpekle ilk imtihanımdı. Daha önce sokak köpeklerini beslediğim, sevdiğim çok oldu ama en son Özkan ile yine sokakta köpek beslerken, köpek biraz heyecanlı davranınca elimdeki mamaları Özkan'a fırlatıp kaçmışlığım da vardır. Evet ehm. Çok seviyorum ama hep bir zarar mı görürüm endişesi de var yani bende. Belki çoğumuzda olan şeydir bu çünkü ben ne zaman sokakta bir sokak köpeğini sevmeye başlasam yanıma mutlaka birkaç kişi daha yanaşıyor, yemek uzatıyorlar, seviyorlar. Sanırım insanların böyle yanaşma konusunda bir çekinceleri var. Ben bu zamana kadar beslediğim, sevdiğim bir köpek dışında diğerlerinden hiçbir şekilde böyle aksi bir davranış görmedim.O da mahallenin köpeğiydi, hali ile biraz şımarıktı. Sonradan aramızda konuşup anlaştık kendisi ile de. Neyse işte ben bir cesaret evimi açtım ama ne durumda nasıl davranılması gerektiğini filan hep yaşayarak öğrendim. Toplamda 10 gün misafirim oldu Melo. Çok iyi huylu bir kızdı. Birbirimizi çok sevdik. Oyun oynadık. Beraber uyuduk ve beraber sıkıldık. Birçok insan sokak köpeklerinin kötü huylu olabileceğini düşünür, tuvalet eğitimi olmadığı için istemez. Belki cins köpek sahibi olmak ister filan ama Melo sokak köpeği olmasına rağmen tuvaletini dışarı dolaşmaya çıktığımızda yapıyordu, mutfağa girmesini yasaklamıştım. Ben yasakladıktan sonra mutfağa hiç girmedi. Gitmeden önceki son günlerinde iyice yakın arkadaş triplerine girmiştik. Pati atmalar, pati ile dürtmeler filan... Kısacası, çok iyi anlatamadığımı biliyorum çünkü yaşamak bambaşka bir şey ama evinize böyle bir canlıyı geçici de olsa misafir etmek, derdine biraz derman olmak ve ilk günden itibaren verdiğiniz karşılıksız sevgiye, karşılıksız sevgi almak müthiş bir şey.
Melo, evimizde 10 gün boyunca konaklarken, Haysev sayfasında yeni fotoğrafları ile kalıcı yuva arayışımız da sürüyordu. Bu konuda, melo'ya ulaşmamızda bize yardımcı olan, daha doğrusu melo'dan haberdar olmamızı sağlayan bir haysev gönüllüsünün payı da büyüktür. Kendisi Melo'yu ilk aldığımızda kalıcı yuva için arayışlarını arttıracağını, destek olacağını söylemişti bize ve gerçekten de öyle yaptı. Onun da desteği ile birlikte Melo'ya kısa süre içinde kalıcı yuva bulundu. Ve ayın 15'inde Melo pet nakil ile Ankara'ya, kalıcı yuvasına doğru yola çıktı. Ne yalan söyleyeyim hüzünlü bir ayrılıktı. Sanırım bu sürecin en zor kısmı bu. Ama bizim içimiz biraz da hemen yeni yuvasına gidemediği için, pet nakil'deyken ne olduğunu anlamadığı ve üzüldüğü için buruldu. Sanırım elden yeni sahibine teslim etseydik bu kadar üzülmezdim. Uzun hikayenin kısası bu işte. Melo 10 günün ardından şu an yeni yuvasında. Hala peşini bırakmış da değilim, fotoğraflarını takip ediyorum, yeni sahibi ile görüşüyoruz. Ve mutlu olduğunu biliyorum. -Eşek sıpası ilk gün onlara da pati vermiş -
Bu yazıyı sanırım şunun için yazıyorum. Psikopatlık derecesinde olan hayvanseverlerden biri değilim. Haysev'in sayfasında gezinirken böyle insanlarla çok karşılaştım. Bir keresinde çok önemli bir sağlık problemi yüzünden hayvanını sahiplendirmek isteyen birinin birçok insan tarafından azarlanıldığına bile şahit oldum. Bence bu doğru değil. Ama, önümüz kış ve sokaklarda, barınaklarda üşüyecek, aç kalacak köpekler ve kediler var. Ne bileyim eğer hayvan seven bir insansanız, dışarda görüyor içiniz acıyor ama cesaret edemiyorsanız diye... Bu cesaret edilebilir bir şey. Bu kış, zor durumda olduğunu gördüğünüz bir hayvana yardım edin. Maddi açıdan yeterli iseniz tedavi ettirebilirsiniz. Sadece soğuk bir gecede evinizi açabilirsiniz. En olmadı dışarıya onların korunabileceği bir alan oluşturabilir ya da biraz yiyecek ve su bırakabilirsiniz.
Yeni kentsel dönüşüm çok acayip bir şey. İnsanlardan başka canlıların şehir hayatında bir yeri yok. Ama ben, sokağa çıktığımda mahallenin kedisi arap'ın kafasını okşamayı seviyorum. Hemen üst caddemizdeki evli çift ve bir yancıdan oluşan köpek ailesi ile karşılaşınca mutlu oluyorum. Mecidiyeköy'ün nadir çimlik alanında uyuyan sokak köpeği ile oynamak beni rahatlatıyor. Ve kağıt toplayan bir adamın peşine takılan, her gece onunla dolaşan aksak patili o köpeğin her seferinde bana o aksayan patisini uzatmasından büyük bir üzüntü duyuyorum. Belki şehir hayatında yaşayan insanlar için bütün bunlar biraz fazla ayrıntı ama ayrıntılara bakmadan şehir hayatı bence çok sıkıcı.
https://www.facebook.com/haysev eğer benim gibi düşünüp harekete geçmek isterseniz ilanları burdan takip edebilirsiniz.
Ya da bugün, mahallenizdeki hayvanları fark etmeyi deneyebilirsiniz.
Mutlu günler.
18 Aralık 2012 Salı
O giderken köpek de giderdi peşi sıra. Bir adım atsa, arkasından hızla koşarak gelir önünde durur ve ona bakardı. Yeni evlerine taşınırken de aynı heyecan ile yürümüşlerdi o kaldırımda. Güzel ev, güzel hayat, güzel köpek. İsteyecek çok şeyi olmayan bir insanın yapacağı gibi zamanının bir bölümünü heyecan duygusuna olan özlemi ile geçirirdi. Yeni bir şey buldu mu da deli gibi mutlu olur, her dışarı çıktığında kafesinden ilk defa ayrılmış bir köpek gibi hiç bir kokuyu, hiçbir yüzü, hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemezdi. Bu, insana çok şey öğretir. Öyle biriydi ve öyle olmaktan hoşnuttu. Özlem duyduğu vakit uğraşacak şeyi hep bulurdu. Gider dolabını toplar, yapılacaklar listesi hazırlar, alışverişe çıkar, eksik bir şeyi illa ki tamamlardı. Eksik bir şeyi tamamlamak bir insanın hayatındaki her türlü boşluğu doldurabilecek yoğunlukta tatmin sağlayan bir şeydir çünkü. O da bunu biliyor, bilmese bile hissediyordu. Bunca zaman gördüğü geçirdiği her şeyden bir şey öğrenmesi gerektiğini bilmiş ve buna göre davranmıştı. Aslında hayatında eksik olan o büyük parçayı hayatının her köşesine bu şekilde yaymıştı. Yeni bir şey öğrenmek için aç olarak uyanıyordu her gün. Davranışlarını yokluyordu, sözlerini yokluyordu, diğer insanları izliyordu, köpeklere bakıyordu.... Ne bileyim işte. Kendinin farkında olmasının uç sınırlarında olan bir insandan bahsediyoruz. Öğrendiği her yeni şey ile kendini biçimlendirebilen biri... Ve yeni biçimini aynanın karşısına geçip coşku ile izleyen.. coşkusu kuşkusuz bunun bir son olmadığını bildiğinden ileri geliyordu. Bu son halin değil, bu gözler daha çok değişecek, gördükleri ile başka biçimler alacak her baktığında aynaya... İçindeki bu ses ile ayna karşısından ayrılır ve içindeki çoşkuyu bir süreliğine daha koruyarak günün sorumluluklarını almaya başlardı.
Ve aynı kalmaktan neden bu kadar çok korktuğunu bilirdi.
Ve aynı kalmaktan neden bu kadar çok korktuğunu bilirdi.
4 Kasım 2012 Pazar
Göster Gününü
Hayatta bazen agresif olmak gerekir.
Şehir insanlarının çok da yabancı olmadığı bir kavram aslında agresiflik. Hayatta kalmak için kanlarında dolaşan yaşamsal bir sıvı gibi çünkü rekabet filan işte. Wild Life bebeğim.
Ama benim bahsettiğim...
İnsan bazen kendisine karşı da agresif olmalı. Çünkü insanın en büyük düşmanı da dostu da kendisidir.
Ben pamuk şeker olmayı hiç düşünmedim.
Hayatımın en çalkantılı 5 yılını geride bırakırken, olan bitene, bak bu da kronik diye üstüme yapıştırılıp bir de raporu verilen şeye, hissettiğim yoğun korkuya ve hayalkırıklığına verebileceğim en iyi yanıt dünyaya kızmaktı.
Bu süreç hayatıma öylesine yayılmıştı ki günüm otobüs bileti aldığım adamı azarlamakla başlayıp, kaplan gözlerle atılan sivri bakışlarla sonlanmaya başlamıştı bir dönem.
Sevgi ile iletişim kurabildiğim tek canlı türü hayvanlardı. - aslında insanlar konusunda optimum düzeye henüz erişemediğimi belirtmeliyim -
Ama işte her sürecin bir sonu oluyor. İnsan önünde sonunda, işte bir yerinde anlıyor.
Ben de anladım.
Asıl cepheler vücudumun içinde bir yerlerde. Öfke kamuflajının altında bir yerlerde saklı.
Hayatta korktuğum her şey,
Olamadığım her şey,
Yetindiğim her şey,
Umutsuzca arzuladığım her şey....
Ve ben... Aldığı saniyelik kararlarda tam bir fiyasko olan ben, anlamını kavradığım ve içselleştirebildiğim her konuda da bir o kadar ısrarlı ve kararlı olduğumu fark ettim bütün bu sürecin sonunda.
Şimdi, hala agresifim.
Öfkeden gözlerim parlıyor bazen.
Ve bu, bir insanın hayatı boyunca sahip olabileceği en büyük güç belki de.
Ve ben bu defa nereyi vurmam gerektiğini biliyorum.
Şehir insanlarının çok da yabancı olmadığı bir kavram aslında agresiflik. Hayatta kalmak için kanlarında dolaşan yaşamsal bir sıvı gibi çünkü rekabet filan işte. Wild Life bebeğim.
Ama benim bahsettiğim...
İnsan bazen kendisine karşı da agresif olmalı. Çünkü insanın en büyük düşmanı da dostu da kendisidir.
Ben pamuk şeker olmayı hiç düşünmedim.
Hayatımın en çalkantılı 5 yılını geride bırakırken, olan bitene, bak bu da kronik diye üstüme yapıştırılıp bir de raporu verilen şeye, hissettiğim yoğun korkuya ve hayalkırıklığına verebileceğim en iyi yanıt dünyaya kızmaktı.
Bu süreç hayatıma öylesine yayılmıştı ki günüm otobüs bileti aldığım adamı azarlamakla başlayıp, kaplan gözlerle atılan sivri bakışlarla sonlanmaya başlamıştı bir dönem.
Sevgi ile iletişim kurabildiğim tek canlı türü hayvanlardı. - aslında insanlar konusunda optimum düzeye henüz erişemediğimi belirtmeliyim -
Ama işte her sürecin bir sonu oluyor. İnsan önünde sonunda, işte bir yerinde anlıyor.
Ben de anladım.
Asıl cepheler vücudumun içinde bir yerlerde. Öfke kamuflajının altında bir yerlerde saklı.
Hayatta korktuğum her şey,
Olamadığım her şey,
Yetindiğim her şey,
Umutsuzca arzuladığım her şey....
Ve ben... Aldığı saniyelik kararlarda tam bir fiyasko olan ben, anlamını kavradığım ve içselleştirebildiğim her konuda da bir o kadar ısrarlı ve kararlı olduğumu fark ettim bütün bu sürecin sonunda.
Şimdi, hala agresifim.
Öfkeden gözlerim parlıyor bazen.
Ve bu, bir insanın hayatı boyunca sahip olabileceği en büyük güç belki de.
Ve ben bu defa nereyi vurmam gerektiğini biliyorum.
31 Ekim 2012 Çarşamba
Başı bir yana sonu bir yana oynayan yüzeysel bir yazı
Büyümek çok ilginç bir şey.
Ama ondan da ilginç olan şey büyüdüğünü sanırken yaşlanmaya başladığını fark edememek.
Aslında böyle bir konuda elimdeki tek deneğin kendim olmasından hoşlanmıyorum. Başka insanları çok merak ediyorum. İçimde, en az herkes kadar yalnız kalma korkusu var. Bu, fiziksel anlamda da değil, tam olarak sana çağrışım yapan maneviyat da değil. Kafamda oluşan bir düşüncenin yalnız olabilme ihtimalinden çok korkuyorum. Başka hiçbir kimsenin bu düşünceye sahip olmaması olasılığı beni çok üzüyor. Bu yüzden hep bir kılıfa uydurmak isterim aklımdakileri. Deliliğimden dem vurmayacak yakınlarıma neyi nasıl hissettiklerine dair sorular soruyorum.
Kendimi özel bir yere koymuyorum ama sözcüklerle ifade edemediğim, sorularımla anlatamadığım, cevabını aklımdakine birebir uyacak şekilde alamadığım şeyler beni huzursuz ediyor.
Ben kafatasımın içinde yapayalnızım.
Ama ondan da ilginç olan şey büyüdüğünü sanırken yaşlanmaya başladığını fark edememek.
Aslında böyle bir konuda elimdeki tek deneğin kendim olmasından hoşlanmıyorum. Başka insanları çok merak ediyorum. İçimde, en az herkes kadar yalnız kalma korkusu var. Bu, fiziksel anlamda da değil, tam olarak sana çağrışım yapan maneviyat da değil. Kafamda oluşan bir düşüncenin yalnız olabilme ihtimalinden çok korkuyorum. Başka hiçbir kimsenin bu düşünceye sahip olmaması olasılığı beni çok üzüyor. Bu yüzden hep bir kılıfa uydurmak isterim aklımdakileri. Deliliğimden dem vurmayacak yakınlarıma neyi nasıl hissettiklerine dair sorular soruyorum.
Kendimi özel bir yere koymuyorum ama sözcüklerle ifade edemediğim, sorularımla anlatamadığım, cevabını aklımdakine birebir uyacak şekilde alamadığım şeyler beni huzursuz ediyor.
Ben kafatasımın içinde yapayalnızım.
Uyanmalısın çünkü bazen insan kendini kötü hisseder.
Psikologlar bastırılmış duygulardan, anılardan ve onların gün ışığına çıkarılmasından bahsediyorlar. iyileşmek için bunu yapmak elzem diyorlar.
Benim bu konuda biraz kafam karışık.
Bir şeyi beyninde fazlası ile tekrar edersen daha büyük bir yer edinmez mi o şey beyninde.
Zamanın ilaç olduğunu söyleyenler de bunu kastetmiyor mu zaten?
Üstünden zaman geçer, zamanla ilk günkü kadar çok düşünmezsin. Acı hafiflemeye başlar. İşler boka sarsa da zamanla nasıl bir bok içinde olduğunu bile unutursun.
Psikologlar bastırılmış duygulardan, anılardan ve onların gün ışığına çıkarılmasından bahsediyorlar. iyileşmek için bunu yapmak elzem diyorlar.
Benim bu konuda biraz kafam karışık.
Bir şeyi beyninde fazlası ile tekrar edersen daha büyük bir yer edinmez mi o şey beyninde.
Zamanın ilaç olduğunu söyleyenler de bunu kastetmiyor mu zaten?
Üstünden zaman geçer, zamanla ilk günkü kadar çok düşünmezsin. Acı hafiflemeye başlar. İşler boka sarsa da zamanla nasıl bir bok içinde olduğunu bile unutursun.
18 Eylül 2012 Salı
17 Eylül 2012 Pazartesi
Başka Cennetler
Gidilecek çok güzel bir yer biliyorum demiştim ama aradan nerdeyse 2 yıl geçti ve ben oraya eremedim.
Bunun üzerine "aslolan yoldur" içerikli milyonlarca alıntı yapılabileceğini biliyorum.
Ama bir labirent ya da sürekli içinde dönüp durduğun bir tuzak, yolun anlamını ifade eder mi?
"Yolda olmak"ta, başladığın yere geri dönmek var mıdır?
Kendime vaad ettiğim cennet, ilk günkü kadar uzak. Ben ise, bir söküğünü dikmeye çalışırken patlak veren diğer sökükle, onu yamarken ortaya çıkan bir diğeriyle savaş veren bir yolcuyum. Elbisem biraz dar. Ben bu kalıp ile yapamıyorum.
Bu kalıp beni yolda bırakıyor.
Ben, yol'da kaldım.
Bunun üzerine "aslolan yoldur" içerikli milyonlarca alıntı yapılabileceğini biliyorum.
Ama bir labirent ya da sürekli içinde dönüp durduğun bir tuzak, yolun anlamını ifade eder mi?
"Yolda olmak"ta, başladığın yere geri dönmek var mıdır?
Kendime vaad ettiğim cennet, ilk günkü kadar uzak. Ben ise, bir söküğünü dikmeye çalışırken patlak veren diğer sökükle, onu yamarken ortaya çıkan bir diğeriyle savaş veren bir yolcuyum. Elbisem biraz dar. Ben bu kalıp ile yapamıyorum.
Bu kalıp beni yolda bırakıyor.
Ben, yol'da kaldım.
12 Eylül 2012 Çarşamba
8 Eylül 2012 Red Hot Chili Peppers Konseri
Biraz gecikmiş bir yazı belki ama 8 eylül'de, saatler 15:30'u gösterdiğinde ben de santralistanbul'un önündeki kuyruktaydım.
Belki şu an'a kadar konuşulanlardan çok farklı şeyler söylemeyeceğim ama yine de kişisel deneyimimi paylaşmak üzere huzurlarınızdayım. Uzun zamandır müzikten elini, eteğini, kulağını çekmiş biri olarak geçirdiğim en "müziksiz" dönemlerde bile Red Hot Chili Peppers'ın benim için ayrı bir yeri olmuştur. Müzik kültürümün üst seviyelerde olduğunu iddia edemeyeceğim ama aynı sıralama ile, aynı inişler - çıkışlar, aynı sololar ve aynı vokaller eşliğinde yapılan müzikler yüzünden artık belirli bir olgunluğa ulaşmış olduğumu, müziğin çoğu türünün daha genç arkadaşlara hitap ettiğini, dolayısıyla artık bana zevk vermemesinin normal olduğunu düşünerek yaşadığım bu uzaklaşma halinde, kırmızı biberler müzik ile aramda olan ince telli bağların önemli bir kısmını oluşturuyordu.
Bu nedenle İstanbul konserini ilk duyduğumda fazlasıyla heyecanlanmıştım. Fakat yine bir etkinlik için bilet alma işlemini son dakikaya bırakan bir insan olarak, biletlerin tükendiği haberi ile bir nevi yıkıldım. Neyse ki konser gününe yaklaşırken tekrar satışa çıkan biletler umutlarımızı tekrar yeşertti ve bu etkinliğe katılımımız bu şekilde gerçekleşti.
Benim biletim 1. kategoriydi. Daha önceki konser deneyimlerimden de hatırlayacağım üzere 1 demek, önde olmak demekti, Flea'nın gülcemalini dünya gözü ile görmek demekti. İyiydi yani. Konser günü, santralistanbul'a ulaştığımız an'a kadar bu düşüncelerimin verdiği mutluluk sürdü.
Fakat girişte, bizi 1. kategori için yönlendirdikleri kapı, çok kalabalıktı. Ben " bu fakirler 1. kategoriden alamamışlardır kesin" diye içim rahat, yüreğim ferah mecidiyeköy'den hareketlenirken birçok genç arkadaşımız çoktan sıraya dizilmişti bile. Yine bir umut, birkaç " acaba bütün grupları bu kapıdan alıp içeride mi ayırıyorlar" gibi saçmalamalardan sonra içeri adım adım ilerlerken hepimizin 1.kategori olduğunu anladım. Sürekli arkama bakıp, arkamda biriken kalabalığın, " biz yine önlerdeyiz ya" iç rahatlatmasını yaşamaya çalıştıktan sonra, itiş kakış kapılardan geçmeyi başardık ve alana adımımızı attık. Biz alana ulaştığımızda 1. Kategorinin ön sıraları çoktan dolmuştu. Ayrıca hesaba katmadığım bir Platinium, Golden, Bronz gerçeği vardı. Abiler 1. kategori önüne 2 kategori daha açmışlar. Tamam, bileti alırken ben de bunun farkındaydım yani yazıyordu orda böyle böyle çok pahalı şeyler de var diye ama ben o alanların, bütün alanın yarısını kaplayacağını hiç düşünmemiştim. Kesin birkaç zengin alırlar en önü, çerezlerini yiyip ayaklarını yıkatarak izlerler konseri diye düşünürken bildiğin 1. kategori ben, bir anda oldum 3. kategori.
Neyse dedim. 1. kategorinin kaldığı yerden sıraya girdim. Ardından saatler geçmeye başladı. Allahın belası Dj böyle bir konser öncesi kafamızı çeşitli pop remixlerle şey ederken, arkamızdan da akın akın insanlar gelmeye devam ediyordu. 2 saat sonra zeminde sadece ayaklarımın sığabileceği kadar bir alana sahip olduğumu hatırlıyorum. Nefes alacak yer kalmadı resmen. Önümdeki kızın kabarık, kıvırcık saçları ağzımın içindeydi. Sol tarafımızda yer alan 14-16 yaş grubu genç arkadaşlar ise, sigarayı yeni keşfettikleri çağlara denk geldiğinden konser, habire vanilyalı sigaralarını tüttürüyorlardı. Benim midem hassastır. Sigara kullanmam. Yemek yerken aklıma çirkin bir şey gelirse yemek yemeyi bırakırım vs. Şimdi efendim ortalık zaten kalabalık, 4 saat ayakta beklemenin getirdiği yorgunluk, sigara kokusu, adım atacak yer olmaması, ağzımdaki kıvırcık saçlar filan derken e tabi yaş da var şimdi... bana bir haller oldu orda. Bir sıkıntı bastı. Ön grup olan Athena'nın çıkışına kadar dayandım ama Athena performansı başlayınca bu genç arkadaşlar beni dirsekleriyle dövmeye başladılar. Ben de artık ne yapayım, konser öncesi millete dağıtılan s..b..tan stickerlardan birini genç arkadaşın sırtına yapıştırıp alanı terk etmeye koyuldum.
Ama bunu yapmak sandığım kadar kolay değilmiş. Arka taraf buz dağının alt tarafı gibiymiş yani. İnsanlardan izin istiyoruz ama her yer o kadar kalabalık ki onların da çekilebileceği bir alan yok. - organizasyon hakkındaki küfürlerime yazının sonunda yer vereceğim - Neyse efendim itişe kakışa çıktık ordan. En arkada bulunan çimlik bölgeye ulaştık. Yanımda getirdiğim, "otururuz şimdi yere filan, götümüz kirlenmesin" diye yaşlı yaşlı düşündüğüm el emeğim, göz nurum paspasımı bir ağacın dibine koyup üstüne oturdum ve çantamdan çıkarttığım ev yapımı tostumu yemeye başladım. Şu an bu satırları yazarken utandım biraz. Resmen yaşlıyım ben. Neyse. Sonrasında, bütün konser boyunca orda kaldık. Önümüze ardı ardına geçen denyolar olmasaydı uzak ama çok da net bir görüntümüz olacaktı. - şerefsizler - . Kah oturarak kah ayağa kalkıp zıplayarak izlediğimiz konser, duyduğum müzik açısından mükemmeldi. Mükemmel bir performanstı. Yeni albümlerini pek beğenmeyen ve John için nerdeyse ağıt yakan biri olarak en çok eski şarkılarında coştum, duygulandım. Scar Tissue başta olmak üzere, Under the Bridge, Hard To Concentrate, Dani California, Give It Away, By The Way ve Can't Stop bana yetti de arttı bile. Yine de bütün bunlardan daha çok sevdiğim Wet Sand ve Especially In Michigan'ı dinleyemeyeceğimi bilsem de - setlist'i görmüştüm konser öncesi - üzülmedim desem yalan olur. Flea bu konserde de ellerinin üzerinde yürüdü. Ayrıca duyduğu ezan sesini çok sevdiğini, bunu her gün duyabildiğimiz için çok şanslı olduğumuzu filan söyledi. Sevimli adam vesselam. İşte Türkiye bayrak motifli t shirtler filan, her zamanki konser sevimlilikleri derken Give it away ile sona geldik. - ondan sonra da acayip bir solo vardı bu arada - ve akabinde, çıkışlara doğru ilerlemeye başladık.
Yine de dünya gözü ile benim için bu kadar anlamı olan bir grubu İstanbul'da görmek çok güzeldi.
*Benim yorumlamam bu kadar.
Belki şu an'a kadar konuşulanlardan çok farklı şeyler söylemeyeceğim ama yine de kişisel deneyimimi paylaşmak üzere huzurlarınızdayım. Uzun zamandır müzikten elini, eteğini, kulağını çekmiş biri olarak geçirdiğim en "müziksiz" dönemlerde bile Red Hot Chili Peppers'ın benim için ayrı bir yeri olmuştur. Müzik kültürümün üst seviyelerde olduğunu iddia edemeyeceğim ama aynı sıralama ile, aynı inişler - çıkışlar, aynı sololar ve aynı vokaller eşliğinde yapılan müzikler yüzünden artık belirli bir olgunluğa ulaşmış olduğumu, müziğin çoğu türünün daha genç arkadaşlara hitap ettiğini, dolayısıyla artık bana zevk vermemesinin normal olduğunu düşünerek yaşadığım bu uzaklaşma halinde, kırmızı biberler müzik ile aramda olan ince telli bağların önemli bir kısmını oluşturuyordu.
Bu nedenle İstanbul konserini ilk duyduğumda fazlasıyla heyecanlanmıştım. Fakat yine bir etkinlik için bilet alma işlemini son dakikaya bırakan bir insan olarak, biletlerin tükendiği haberi ile bir nevi yıkıldım. Neyse ki konser gününe yaklaşırken tekrar satışa çıkan biletler umutlarımızı tekrar yeşertti ve bu etkinliğe katılımımız bu şekilde gerçekleşti.
Benim biletim 1. kategoriydi. Daha önceki konser deneyimlerimden de hatırlayacağım üzere 1 demek, önde olmak demekti, Flea'nın gülcemalini dünya gözü ile görmek demekti. İyiydi yani. Konser günü, santralistanbul'a ulaştığımız an'a kadar bu düşüncelerimin verdiği mutluluk sürdü.
Fakat girişte, bizi 1. kategori için yönlendirdikleri kapı, çok kalabalıktı. Ben " bu fakirler 1. kategoriden alamamışlardır kesin" diye içim rahat, yüreğim ferah mecidiyeköy'den hareketlenirken birçok genç arkadaşımız çoktan sıraya dizilmişti bile. Yine bir umut, birkaç " acaba bütün grupları bu kapıdan alıp içeride mi ayırıyorlar" gibi saçmalamalardan sonra içeri adım adım ilerlerken hepimizin 1.kategori olduğunu anladım. Sürekli arkama bakıp, arkamda biriken kalabalığın, " biz yine önlerdeyiz ya" iç rahatlatmasını yaşamaya çalıştıktan sonra, itiş kakış kapılardan geçmeyi başardık ve alana adımımızı attık. Biz alana ulaştığımızda 1. Kategorinin ön sıraları çoktan dolmuştu. Ayrıca hesaba katmadığım bir Platinium, Golden, Bronz gerçeği vardı. Abiler 1. kategori önüne 2 kategori daha açmışlar. Tamam, bileti alırken ben de bunun farkındaydım yani yazıyordu orda böyle böyle çok pahalı şeyler de var diye ama ben o alanların, bütün alanın yarısını kaplayacağını hiç düşünmemiştim. Kesin birkaç zengin alırlar en önü, çerezlerini yiyip ayaklarını yıkatarak izlerler konseri diye düşünürken bildiğin 1. kategori ben, bir anda oldum 3. kategori.
Neyse dedim. 1. kategorinin kaldığı yerden sıraya girdim. Ardından saatler geçmeye başladı. Allahın belası Dj böyle bir konser öncesi kafamızı çeşitli pop remixlerle şey ederken, arkamızdan da akın akın insanlar gelmeye devam ediyordu. 2 saat sonra zeminde sadece ayaklarımın sığabileceği kadar bir alana sahip olduğumu hatırlıyorum. Nefes alacak yer kalmadı resmen. Önümdeki kızın kabarık, kıvırcık saçları ağzımın içindeydi. Sol tarafımızda yer alan 14-16 yaş grubu genç arkadaşlar ise, sigarayı yeni keşfettikleri çağlara denk geldiğinden konser, habire vanilyalı sigaralarını tüttürüyorlardı. Benim midem hassastır. Sigara kullanmam. Yemek yerken aklıma çirkin bir şey gelirse yemek yemeyi bırakırım vs. Şimdi efendim ortalık zaten kalabalık, 4 saat ayakta beklemenin getirdiği yorgunluk, sigara kokusu, adım atacak yer olmaması, ağzımdaki kıvırcık saçlar filan derken e tabi yaş da var şimdi... bana bir haller oldu orda. Bir sıkıntı bastı. Ön grup olan Athena'nın çıkışına kadar dayandım ama Athena performansı başlayınca bu genç arkadaşlar beni dirsekleriyle dövmeye başladılar. Ben de artık ne yapayım, konser öncesi millete dağıtılan s..b..tan stickerlardan birini genç arkadaşın sırtına yapıştırıp alanı terk etmeye koyuldum.
Ama bunu yapmak sandığım kadar kolay değilmiş. Arka taraf buz dağının alt tarafı gibiymiş yani. İnsanlardan izin istiyoruz ama her yer o kadar kalabalık ki onların da çekilebileceği bir alan yok. - organizasyon hakkındaki küfürlerime yazının sonunda yer vereceğim - Neyse efendim itişe kakışa çıktık ordan. En arkada bulunan çimlik bölgeye ulaştık. Yanımda getirdiğim, "otururuz şimdi yere filan, götümüz kirlenmesin" diye yaşlı yaşlı düşündüğüm el emeğim, göz nurum paspasımı bir ağacın dibine koyup üstüne oturdum ve çantamdan çıkarttığım ev yapımı tostumu yemeye başladım. Şu an bu satırları yazarken utandım biraz. Resmen yaşlıyım ben. Neyse. Sonrasında, bütün konser boyunca orda kaldık. Önümüze ardı ardına geçen denyolar olmasaydı uzak ama çok da net bir görüntümüz olacaktı. - şerefsizler - . Kah oturarak kah ayağa kalkıp zıplayarak izlediğimiz konser, duyduğum müzik açısından mükemmeldi. Mükemmel bir performanstı. Yeni albümlerini pek beğenmeyen ve John için nerdeyse ağıt yakan biri olarak en çok eski şarkılarında coştum, duygulandım. Scar Tissue başta olmak üzere, Under the Bridge, Hard To Concentrate, Dani California, Give It Away, By The Way ve Can't Stop bana yetti de arttı bile. Yine de bütün bunlardan daha çok sevdiğim Wet Sand ve Especially In Michigan'ı dinleyemeyeceğimi bilsem de - setlist'i görmüştüm konser öncesi - üzülmedim desem yalan olur. Flea bu konserde de ellerinin üzerinde yürüdü. Ayrıca duyduğu ezan sesini çok sevdiğini, bunu her gün duyabildiğimiz için çok şanslı olduğumuzu filan söyledi. Sevimli adam vesselam. İşte Türkiye bayrak motifli t shirtler filan, her zamanki konser sevimlilikleri derken Give it away ile sona geldik. - ondan sonra da acayip bir solo vardı bu arada - ve akabinde, çıkışlara doğru ilerlemeye başladık.
Bu konserin benim için anlamı büyüktü. Fakat, yerimi terk etmek zorunda kalıp bütün konseri en arkalardan, ekran görüntülerinden izlemiş olmam, yorgunluğum, genç arkadaşların benim bildiğim rhcp ruhuna uygunsuzluğu, - eline sigara almayı matah bir şey sanmak, sürekli ilgi çekmeye çalışmak, şarkıları bilmemek vs - , organizasyonun büyük bir fiyasko olması - alanda adım atılacak tek yerin olmaması, 1. kategori diye 3. kategoriyi kakalamak, bir bardak suyun 3 tl olması, su ve yiyeceğin yeterli sayıda olmaması, alandan çıkışta yaşanan sorunlar vs - yüzünden istediğim, hayal ettiğim büyülü an'ı bir türlü yaşayamadan, biraz buruk, biraz mutlu ayrıldım oradan.
Yine de dünya gözü ile benim için bu kadar anlamı olan bir grubu İstanbul'da görmek çok güzeldi.
*Benim yorumlamam bu kadar.
Şehir Tiyatroları
Tiyatro izlemeyi seven ama hep son dakika bilet aramaya başlayan bir insan olarak bu yıl nasıl olduysa erkenden akıl edip tiyatrolar ne zaman açılıyormuş diye bir göz gezdireyim dedim. İyi ki de demişim. Çünkü şehir tiyatrolarında bir sürü oyun 13 eylül itibariyle sahnedeymiş.
Fırsat bu fırsat, hazır güzel güzel yerlerden, güzel güzel boş koltuklar varken güzel oyunlara, şimdiden birkaç oyun için rezervasyonumu yaptım.
Aranızda belki benim gibi yumurta kapı olayını sık sık yaşayanlar vardır diye, şimdiden bir hatırlatayım dedim.
Güzel oyunlar, henüz boş olan koltuklarla güzel seyircilerini bekliyor.
* Bilmeyenler için, İBB Şehir Tiyatroları internet sayfasından rezervasyon ya da bilet alımı yapılabilmekte.
İlgilenenler için adres:
http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-TR/Sayfalar/Anasayfa.aspx
Fırsat bu fırsat, hazır güzel güzel yerlerden, güzel güzel boş koltuklar varken güzel oyunlara, şimdiden birkaç oyun için rezervasyonumu yaptım.
Aranızda belki benim gibi yumurta kapı olayını sık sık yaşayanlar vardır diye, şimdiden bir hatırlatayım dedim.
Güzel oyunlar, henüz boş olan koltuklarla güzel seyircilerini bekliyor.
* Bilmeyenler için, İBB Şehir Tiyatroları internet sayfasından rezervasyon ya da bilet alımı yapılabilmekte.
İlgilenenler için adres:
http://www.ibb.gov.tr/sites/sehirtiyatrolari/tr-TR/Sayfalar/Anasayfa.aspx
1 Eylül 2012 Cumartesi
19 Ağustos 2012 Pazar
18 Ağustos 2012 Cumartesi
BÖLÜM 1
- Tamam, bak. Sadece bu dönemi atlatmam için sana ihtiyacım var, tamam mı? Hadi şimdi bunu boşverelim de bir şeyler yiyelim. Kurt gibi açım.
Yemek koymak üzere elimde tuttuğum tabak, ellerimden kayıverdi. Nasıl oldu hatırlamıyorum. Sadece şangırtı sesini duydum. Beynim, yıllardır kazıp kazıp bulamadığı ama yeni çıkmakta olan bir diş gibi rahatsız eden bir gerçeği tüm çıplaklığıyla fark etmenin getirdiği şok ile, görünüşe göre yaşamaktan vazgeçmişti. Ellerim işlevini kaybetti. Konuşmadım, konuşmayı düşünmedim bile. Yıllar önce, küçük bir çocukken tıpkı o dalgaların beni suyun altına çekip çıkmama izin vermediği andaki gibi birden her şeyden vazgeçtim. Nefes almayı düşünmedim. Nefessizliği düşünmedim. Bir şekilde, bunu önemli görmedim çünkü. Bunun gibi güçlü bir kaderine razı oluş, bazı insanlarda vardır. Fakat çok sonraları, o an için varlığımı sorgulayacaktım. Sessizce geçen o 20 saniyenin ardından, hiçbir şey söylemeden çıktım gittim.
Bu, o'nu son görüşümdü.
Hayır'ların, evet'lerle kardeş kardeş yaşadığı, olmaz'ların, her an dönüşebilecekleri olur'ların umutlarını içinde taşıdığı, yin ve yang'ın renklerinin milyonlarca yıl önce birbirine karıştığı yaşadığım bu yerde, davranışlarımın tuhaflığını ve tutarsızlığını düşünerek çok zaman kaybetmedim.
Ve gecenin sessizliğinde, varlığıma anlam katacak hiçbir şey ile karşılaşmadan yoluma devam ettim. Ben, benim bilmediğim bir şeyi mi biliyordum? Bir şey bildiğim için mi yürüyordum? Bilmiyorum. Hiçbir şeyi sorgulamıyordum. İçimden yükselen binlerce ses, su yüzeyine ulaşamadan tekrar batıyordu ve bu, iyiydi.
2 gün sonra, kendimi bahçesi olan, bir bağ evinde elma ağaçlarının arasına asılmış beyaz bir hamakta uzanırken buldum. Ve zaman kavramını tekrar algılamak bazı endişeleri de beraberinde getirdi.
O, beni aramamıştı.
Görünüşe göre, kendi varlığımı tekrar kabullenmem için geçen 2 gün, o'nun benim yokluğumu fark etmesine yetmeyecek kadar kısaydı.
Ama ben artık farklı biriydim. Depremden sonra hasar görmüş büyük bir binanın yıkım kararıydı yaşadığım şey. Şimdi ise boş bir araziyim. Ve yeni bir binaya ihtiyacım var.
Bu, biraz zaman alacak.
Ama bütün bunlarda önce, belki biraz geçmişe dönüp bütün bu olanların nedenlerini anlatmalıyım.
.... devam edecek
Yemek koymak üzere elimde tuttuğum tabak, ellerimden kayıverdi. Nasıl oldu hatırlamıyorum. Sadece şangırtı sesini duydum. Beynim, yıllardır kazıp kazıp bulamadığı ama yeni çıkmakta olan bir diş gibi rahatsız eden bir gerçeği tüm çıplaklığıyla fark etmenin getirdiği şok ile, görünüşe göre yaşamaktan vazgeçmişti. Ellerim işlevini kaybetti. Konuşmadım, konuşmayı düşünmedim bile. Yıllar önce, küçük bir çocukken tıpkı o dalgaların beni suyun altına çekip çıkmama izin vermediği andaki gibi birden her şeyden vazgeçtim. Nefes almayı düşünmedim. Nefessizliği düşünmedim. Bir şekilde, bunu önemli görmedim çünkü. Bunun gibi güçlü bir kaderine razı oluş, bazı insanlarda vardır. Fakat çok sonraları, o an için varlığımı sorgulayacaktım. Sessizce geçen o 20 saniyenin ardından, hiçbir şey söylemeden çıktım gittim.
Bu, o'nu son görüşümdü.
Hayır'ların, evet'lerle kardeş kardeş yaşadığı, olmaz'ların, her an dönüşebilecekleri olur'ların umutlarını içinde taşıdığı, yin ve yang'ın renklerinin milyonlarca yıl önce birbirine karıştığı yaşadığım bu yerde, davranışlarımın tuhaflığını ve tutarsızlığını düşünerek çok zaman kaybetmedim.
Ve gecenin sessizliğinde, varlığıma anlam katacak hiçbir şey ile karşılaşmadan yoluma devam ettim. Ben, benim bilmediğim bir şeyi mi biliyordum? Bir şey bildiğim için mi yürüyordum? Bilmiyorum. Hiçbir şeyi sorgulamıyordum. İçimden yükselen binlerce ses, su yüzeyine ulaşamadan tekrar batıyordu ve bu, iyiydi.
2 gün sonra, kendimi bahçesi olan, bir bağ evinde elma ağaçlarının arasına asılmış beyaz bir hamakta uzanırken buldum. Ve zaman kavramını tekrar algılamak bazı endişeleri de beraberinde getirdi.
O, beni aramamıştı.
Görünüşe göre, kendi varlığımı tekrar kabullenmem için geçen 2 gün, o'nun benim yokluğumu fark etmesine yetmeyecek kadar kısaydı.
Ama ben artık farklı biriydim. Depremden sonra hasar görmüş büyük bir binanın yıkım kararıydı yaşadığım şey. Şimdi ise boş bir araziyim. Ve yeni bir binaya ihtiyacım var.
Bu, biraz zaman alacak.
Ama bütün bunlarda önce, belki biraz geçmişe dönüp bütün bu olanların nedenlerini anlatmalıyım.
.... devam edecek
6 Temmuz 2012 Cuma
Gözlerim ağrıyor.
Bilmiyorum neden ama kalkıp gidesim var.
Neden insan kaçtığı bütün cevaplar için bilmiyorum der...
Biliyorum bal gibi.
Ama şu an bunun bir önemi yok. Beni çözüme ulaştıracak bir araç değil bu, olamayacak da. Geçen gece yatağımdayken uzun süredir hiç hayal kurmadığımı fark ettim. Bir zamanlar bu, beni çok mutlu eden bir şeydi.
Artık hayal kurmuyorum. Daha gerçek olan hep daha mı mutsuz olur? Bazen yaşadığım an'ı bile hayal etmeyi denediğimde daha güzel geliyor.
Kafam boşluklarla dolu. Neredeyse havaya yayılacağımı hissediyorum. Ayaklarım yerden kesiliverecek sanki. Bütün boşluklarda öylesine salınmaya başlayacağım. Oda oda, sokak sokak dolaşıp yüzüme vuracak olan rüzgarın beni rahatlatamamasına hayıflanacağım ve daha rahat nefes alabilmek için daha derinden soluyacağım. İşe yaramayacak. Yani yine çözümü yanlış yerlerde aramış olacağım.
Ben kendimden bir şey anlamadım.
İnsanım diye sırf, başkalarına sordum, başkalarını gözlemledim, onlar da benim gibi hissediyor mu diye düşündüm. Neden bazılarının hep aynı, bazılarının hep tamamen farklı olduğunu da çözemedim. Soruların tek cevabı, yeni sorular oldu her zaman. Öyle ki neredeyse en baştaki soruyu unuttum. Biliyorum böyle yapmamalıyım.
Ama aslında hem yapmalıyım hem yapmamalıyım.
İşte her şey böyle muğlak. Her şey müphem. Ve m ile başlayan değişik ama aynı anlamı taşıyan kelimelerin hepsi.
İnsanın zaman kavramını algılamaya, göz önünde bulundurmaya başlamasından sonrası hep bir endişe hali.
Eskiden zamanın farkında değildim. Artık sürekli saati kontrol etme ihtiyacı hissediyorum ve hep bir gün sonu değerlendirmesi yapıyorum ister istemez. Belki de o yuvarlağa, o iki çubuğu hiç yerleştirmemeliydik.
Neyse....
Yorgunum, ne diyeyim. Arayışımdan yorgunum. Hala, hala, hala aramaktan yorgunum.
Her şeyin gelip geçtiği bir yerde, durup hareket halindeki şeylere odaklanma ve değer biçme çabamdan yorgunum.
Bilmiyorum neden ama kalkıp gidesim var.
Neden insan kaçtığı bütün cevaplar için bilmiyorum der...
Biliyorum bal gibi.
Ama şu an bunun bir önemi yok. Beni çözüme ulaştıracak bir araç değil bu, olamayacak da. Geçen gece yatağımdayken uzun süredir hiç hayal kurmadığımı fark ettim. Bir zamanlar bu, beni çok mutlu eden bir şeydi.
Artık hayal kurmuyorum. Daha gerçek olan hep daha mı mutsuz olur? Bazen yaşadığım an'ı bile hayal etmeyi denediğimde daha güzel geliyor.
Kafam boşluklarla dolu. Neredeyse havaya yayılacağımı hissediyorum. Ayaklarım yerden kesiliverecek sanki. Bütün boşluklarda öylesine salınmaya başlayacağım. Oda oda, sokak sokak dolaşıp yüzüme vuracak olan rüzgarın beni rahatlatamamasına hayıflanacağım ve daha rahat nefes alabilmek için daha derinden soluyacağım. İşe yaramayacak. Yani yine çözümü yanlış yerlerde aramış olacağım.
Ben kendimden bir şey anlamadım.
İnsanım diye sırf, başkalarına sordum, başkalarını gözlemledim, onlar da benim gibi hissediyor mu diye düşündüm. Neden bazılarının hep aynı, bazılarının hep tamamen farklı olduğunu da çözemedim. Soruların tek cevabı, yeni sorular oldu her zaman. Öyle ki neredeyse en baştaki soruyu unuttum. Biliyorum böyle yapmamalıyım.
Ama aslında hem yapmalıyım hem yapmamalıyım.
İşte her şey böyle muğlak. Her şey müphem. Ve m ile başlayan değişik ama aynı anlamı taşıyan kelimelerin hepsi.
İnsanın zaman kavramını algılamaya, göz önünde bulundurmaya başlamasından sonrası hep bir endişe hali.
Eskiden zamanın farkında değildim. Artık sürekli saati kontrol etme ihtiyacı hissediyorum ve hep bir gün sonu değerlendirmesi yapıyorum ister istemez. Belki de o yuvarlağa, o iki çubuğu hiç yerleştirmemeliydik.
Neyse....
Yorgunum, ne diyeyim. Arayışımdan yorgunum. Hala, hala, hala aramaktan yorgunum.
Her şeyin gelip geçtiği bir yerde, durup hareket halindeki şeylere odaklanma ve değer biçme çabamdan yorgunum.
Haunting
Uyan hadi.
Çantalarımızı toplayıp olmayacak yerlerde olmayacak şeyler yapalım.
Hayır, yeni bir akım değil. Düşünmeden lütfen.
Bastırdığımız ama ortaya çıkmak için can atan şeyleri görür olalım yine.
Rüzgarla başlasın.
Güneş doğduğunda hiçbir şey değişmesin mesela.
Sen ve ben yine gülüyor olalım.
Sır saklar gibi.
You're forgiven but not forgotten.
Çantalarımızı toplayıp olmayacak yerlerde olmayacak şeyler yapalım.
Hayır, yeni bir akım değil. Düşünmeden lütfen.
Bastırdığımız ama ortaya çıkmak için can atan şeyleri görür olalım yine.
Rüzgarla başlasın.
Güneş doğduğunda hiçbir şey değişmesin mesela.
Sen ve ben yine gülüyor olalım.
Sır saklar gibi.
You're forgiven but not forgotten.
31 Mayıs 2012 Perşembe
Bu Kadarı Biraz Fazla
Akıl sağlığını korumaya özen gösteren bir insanım. Kontrolden çıkabilen çoğu şeyden ürkerim. O yüzden duygularımın da kontrolüm altında olmasını isterim.
Ama bu kadarı da fazla oloyor gençler.
Sürekli sırıtmamın nedeni, paslanmaz çelikten oluşum değil. Ve senin gibi insanlar, hayır insanlar değil, erkekler... bende, biri hiç anlamadığı bir konu hakkında her şeyi biliyormuşçasına dünyanın en gevşek ve en aptalca kendine olan güveniyle, böbürlene böbürlene konuşmasını yaparken yorum yapmaya, bir tek kelime etmeye bile değmeyeceğini bildiğin anlarda ama karşında duran insan görünümüne bürünmüş bir saçmalık yığınına daha fazla tahammül edemeyeceğini de farkettiğinde, ağzının ortasına bi tane çakmak istersin - ve belki de çakarsın ya, öyle bir ruh haline neden oluyor.
Güzel oğlum, akıllı oğlum... denilmiş sana zamanında belli de... sahi sen neyi ne kadar bildiğini nerden biliyorsun?
Ama bu kadarı da fazla oloyor gençler.
Sürekli sırıtmamın nedeni, paslanmaz çelikten oluşum değil. Ve senin gibi insanlar, hayır insanlar değil, erkekler... bende, biri hiç anlamadığı bir konu hakkında her şeyi biliyormuşçasına dünyanın en gevşek ve en aptalca kendine olan güveniyle, böbürlene böbürlene konuşmasını yaparken yorum yapmaya, bir tek kelime etmeye bile değmeyeceğini bildiğin anlarda ama karşında duran insan görünümüne bürünmüş bir saçmalık yığınına daha fazla tahammül edemeyeceğini de farkettiğinde, ağzının ortasına bi tane çakmak istersin - ve belki de çakarsın ya, öyle bir ruh haline neden oluyor.
Güzel oğlum, akıllı oğlum... denilmiş sana zamanında belli de... sahi sen neyi ne kadar bildiğini nerden biliyorsun?
28 Mayıs 2012 Pazartesi
i was just guessing...
Uçup gitmesinden korkarım.
Korkarım, uçup gitmesinden korkarım.
"you dont know how lovely you are"
görgüsüzüm biraz, biliyorum.
ben her şeyi aniden söylerken senin kafanda eski bir fotoğraf makinesinden çıkan ses yankılanır.
ben her şeyi açarım.
senin yüzünde anılarımın görüntüleri uçuşur.
ben açtıkça ikimizde senler küçülür.
kapansam da değişmeyecek, biliyorum.
oh, lets go back to the start
ama biliyorum.
Korkarım, uçup gitmesinden korkarım.
"you dont know how lovely you are"
görgüsüzüm biraz, biliyorum.
ben her şeyi aniden söylerken senin kafanda eski bir fotoğraf makinesinden çıkan ses yankılanır.
ben her şeyi açarım.
senin yüzünde anılarımın görüntüleri uçuşur.
ben açtıkça ikimizde senler küçülür.
kapansam da değişmeyecek, biliyorum.
oh, lets go back to the start
ama biliyorum.
2 Mayıs 2012 Çarşamba
Mumford And Sons
MAYIS
Mayıs geldi.
Son birkaç gündür suratımı asacak onlarca nedenim olsa da sırf güneş var diye, sırf böyle hava ne yakıcı sıcak, ne depresif, boğucu ve soğuk, sadece serin ve güneşli diye bi mutlu oluyorum durduk yere. Kimisi kışı daha çok seviyorum der ama bu güneşli, aydınlık havaların da canlandıramadığı bir ruh yoktur herhalde.
İşte bu mutluluk dopingiyle benim için mayısın, kırlarda bayırlarda koşturacağım, sevdiceğimle bol bol gezeceğim, yeni fotoğraflar çekip akşamüstü köşemde yeni bi sürü kitap okuyacağım, bol gülümsemeli, daha az somurtmalı bir ay olacağını umuyorum.
Baharı çok seviyorum.
Herkese mutlu mayıslar.
18 Nisan 2012 Çarşamba
Angry Bird
Hayır canım, o işaret öyle olmaz.
Tipik bir aslan burcu kadını olarak hayatımı işaretlerle - dürtüklemelerle ve iteklemeklerle -aslında çoğu zaman da korkularla sürdürebilen- ilerletebilen - taşıyabilen bir insanım.
Ve bu yukardaki küçük iğrenç kutucuk kesinlikle bir işaret değil.
Günlük gerçeklerimden, tepeden baktığımda gördüğüm kabul edilebilir büyük gerçeklerden bi de büyük ihtimalle değişmesi gerekenlerden filan uzaktan yakından ilgisi yok bunun.
İşaret dediğin şey, gerçekten bir işarets, ağzını burnunu dağıtmalı çünkü.
Bende hep öyle oldu.
Alık alık yürürken hep alnımı karışlayan bi el şeklinde tezahür etti.
Senin için de çok farklı olduğunu sanmıyorum küçük prens.
Bunlarla, bir insanın kendisini daha fazla alıklaştırmasına ve günlük gerçeklerinden uzak hayali bi dünya kurmasına ihtiyacı yok.
Ama suratına inen okkalı bir tokat, omuzlarından tutup sarsan iki el yardımcı olabilir.
Shut the fuck up man.
2 Nisan 2012 Pazartesi
23 Mart 2012 Cuma
22 Mart 2012 Perşembe
The Car
Öncelikle, ben de çok mutluyum.
Sonrasında, yeni projelerim, heyecanlarım, aktivitelerim, ilişkilerim, eğlenmelerim efendime söyleyeyim komikliklerim, son model cover türkülerim, içli bir sesim ama sempatik bir mizacım var. Bu aralar da değil hani, bayadır. İstikrarlı bi şekilde böyleyim.
Halimden memnunum.
Bu hoşnutluluk durumunu paylaşmak istedim çünkü ne bileyim, paylaşınca pozitif enerji, evren filan. - ya tutarsa? -
Beni merak etme sen işte,
Çünkü ben seni hiç merak etmiyorum.
Sonrasında, yeni projelerim, heyecanlarım, aktivitelerim, ilişkilerim, eğlenmelerim efendime söyleyeyim komikliklerim, son model cover türkülerim, içli bir sesim ama sempatik bir mizacım var. Bu aralar da değil hani, bayadır. İstikrarlı bi şekilde böyleyim.
Halimden memnunum.
Bu hoşnutluluk durumunu paylaşmak istedim çünkü ne bileyim, paylaşınca pozitif enerji, evren filan. - ya tutarsa? -
Beni merak etme sen işte,
Çünkü ben seni hiç merak etmiyorum.
21 Şubat 2012 Salı
.
Benim odam daha güzel; ama o daha çok mutlu.
2 Şubat 2012 Perşembe
24 Ocak 2012 Salı
18 Ocak 2012 Çarşamba
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










