30 Aralık 2010 Perşembe

Yeni Yıl Adam Smith'i

Her yılbaşı insanlar belki de tam o an, 365 günün arkada kaldığına şaşırıp bir an olsun zaman hakkında düşünüyor. Kimileri birkaç saniye belki. Bazıları için ise bu süre zaman ile birlikte nereden nereye gitmekte olduğunu düşünecek kadar genişleyebiliyor. Benim için ise her yılbaşı biraz hüzünlü olmuştur. Hayır salakça yaşlandığımı düşünüp üzülmüyorum elbette. Tamam, bazen üzülüyorum ama duygumun ağırlığı o noktadan kaynaklanmıyor. Yılbaşı benim için bir nevi yıl sonu kapanışı değerlendirmesi.- 6 ay süren finans stajımdan sonra literatürümde birtakım değişiklikler oldu, evet – ve sanırım her yıl sonu hesaplarım bir şekilde tutmuyor. Gelecek yıla kalan milyonlarca birikmiş işten sonra herhangi bir yılın işini herhangi bir yıla ertelemek fikri de inandırıcılığını yitireli çok oldu. Ama bu yıl, 2010 yılının ağırlığından bir şekilde kurtulacağımı düşünüp mutlu olabiliyorum. Çünkü 2010 benim için zor bir yıldı. Ve evet bu cümle çok klişe fakat okuyucunun böyle bir cümleyi ilk defa kurduğumu göz önünde tutmasını rica ediyorum. 2011 için ise nerdeyse sayfa çevirirken çıkan o kağıt sesini bile duyabiliyorum. Yani aslında şöyle bir durum yok, oturduğum yerden 12’den sonra her şeyin birdenbire değişeceğini beklemiyorum elbette. Böylesi balkabaklı, kayıp topuklu ayakkabılı bir inancım kalmadı çünkü herhangi bir konuda, maalesef ve belki de şükür ki. Neyse, sadece bütün o klişeler… hepimizin istesek de istemesek de, fark etsek de etmesek de kendimizi içinde buluverdiğimiz o ortak ruh halinden doğuyor işte. Böyle düşününce pek çok yılın pek çok kişi için uzun ve üzgün geçtiğini bilip kendimizi biraz daha az yalnız hissedebiliriz belki. Ama eninde sonunda, herkesin ortak bir anda umut etmesi… şeytanı biraz daha uzak tutabilmek için yeterli oluyordur umarım. Ne bileyim Adam Smith’in hayalinin gerçekleştiği tek an budur belki. – Hayal diyorum çünkü yani, hiç mi insan içine çıkmadın… yok öyle şeyler Adam. Adam gibi Adam. Ehm. Neyse. - İnsanların teker teker saf bir şekilde kendileri ve sevdikleri için diledikleri, bütün bir evreni etkiliyor ve sonuçta herkesin çıkarına hizmet etmiş olmasına yol açıyordur. Bilmiyorum. Bu yıl sevdiğim insanlara biraz daha fazla ilgi göstermek istedim. Çünkü üniversiteye başladığımdan beri öğrenmekte olduğum bir konu bu. İnsanlardan çok şey bekliyorum ama ben ne kadar beklentileri karşılayabiliyorum… Aslında elbette ki bu bir matematik işi değil. Kendi yöntemim kendimi daha fazla karşımdakinin yerine koymak ve insanların benim “orada” olduğumu bilmelerini sağlamak. Çünkü yani, ben de mutluyum “oralarda” olabilmekten. Benim "buralarda" düşüncelerden başka bir şey yok ki. Bu yüzden kapıyı açıp çıkıp gitmek, geri geldiğimde ise “ bize de bekleriz” mesajımdan umutlanmak güzel. Yani tabi ki bu bir amaç değil. Karşılıksız sevdiğim çok şey var. Durduk yere sevmeye başladığım… O yüzden belki başka hiçbir konuda kendimi daha iyi açıklamak umurumda olmasa da bu önemli. Bunu söylemeliyim. Bunu bilmelisin. Seni karşılıksız sevebileceğimi bilmelisin. Çünkü güzel gülüyor olabilirsin. Ya da ne bileyim sümüklüböcek hassasiyetin vardır belki senin de. Bunlara neden denir mi bilmiyorum. Belki neden’dir ama en azından çıkar değiller. Ya da belki çıkarlar. Senin sümüklüböcek sevginin beni mutlu etmesine ihtiyacım vardır belki. Ne bileyim.

Her neyse, bütün bu bahsettiğim şeyleri bir kenara bırakabilirsek eğer, tüm kalbimle birbirimizi daha mutlu edebileceğimiz bir yıl geçirmemizi diliyorum. Ve bu yıl, Adam Smith ile aynı hayali kuruyorum.

Adamım benim.

Tamam, Adam'lı başka espiri yok,

Söz.

26 Aralık 2010 Pazar

neyi düşünmeyeceğini neden düşünüyorsun.

World Spins Madly On

http://vimeo.com/14803194

Woke up and wished that I was dead
With an aching in my head
I lay motionless in bed
I thought of you and where you'd gone
and let the world spin madly on
Everything that I said I'd do
Like make the world brand new
And take the time for you
I just got lost and slept right through the dawn
And the world spins madly on
I let the day go by
I always say goodbye
I watch the stars from my window sill
The whole world is moving and I'm standing still
Woke up and wished that I was dead
With an aching in my head
I lay motionless in bed
The night is here and the day is gone
And the world spins madly on
I thought of you and where you'd gone
And the world spins madly on.

25 Aralık 2010 Cumartesi

I'm losing my favorite game

Bazen her şey çok anlamsız gelebiliyor. Annie Lennox dinlerken bile sıkılıp e niye cırlıyor ki şimdi öyle diyip kapattığım olmuştur. Yani, Annie Lennox nasıl saçma ya da anlamsız olabilir ki.... Yani o anlamsızsa, benim üzerine hayat kurduğum şeyler de anlamsız olmalı... Ki ben bunlara, ben böyle olmalıyım, diyerek karar vermiş değilim. Ben böyleydim zaten. Ben böyle olduğumu bilmezken bile böyleydim. Ama oluyor işte. İçinde duygu barındıran her şeyden uzaklaşasım ve onları küçümseyesim geliyor. Bir de inanamamak diye bir şey var tabi. Annie Lennox sırf içli içli söylüyor gibi algılanmak için öyle cırlıyor ki... gibi. Ne zaman içim sıkışsa böyle oluyorum ben. Her şeyden, herkesten soğuyorum. Sadece kendime olan inancımı değil, resmen hayata olan inancımı kaybediyorum. 4 yıllık ekonomi eğitimim yüzünden olabilir mi diye düşünüyorum arada çünkü böyle zamanlarda içimden o manyak rasyonel insan fırlıyor. Bu çok saçma ki... Bu niye böyle... Şöyle olmalı aslında... O niye öyle yaptı ki... Öyle yapılmaz ki normalde... bunlar böyle uzuyor da uzuyor. Çekilmez bir insan oluyorum o aralarda. Ama çok uzun sürmüyor. Çünkü ben bunu fark edip hemen uygun bir yere gidip uyuyorum. Uyuyunca geçiyor. Reset tuşuna basmış gibi oluyorum. Yıllardır hayatımda bir sürü şey değişiyor. Çok üzülüyorum, çok seviniyorum, yaptığım her şey belki "çok" oluyor ama değişmeyen tek bir şey var ki hayat hala zor geliyor. Yani bilemiyorum işte bazen. Kalakalıyorum böyle odamda. Odamdan sıkılıyorum. Kendimden sıkılıyorum. Kafamdaki, beni çoğunlukla çok eğlendiren o düşüncelerden bile sıkılıyorum. Ne bileyim, kendime katlanan tek kişi olmalıyım aslında. Katlanmak da değil de, beni böyle seven işte. Ama bazen olamayor. Sıkılıyorum. Oturup bütün gece ders çalışayım diyorum o zaman, rasyonelim ya. Müzik içimi bayıyor, film içimi bayıyor. Resmen hiçbir şey şu an bana komik gelmiyor ya. Bu çok garip bir duygu. Çünkü genelde çoğu şeyin komik olduğunu düşünürüm. İnsan böyle olunca... Kendine şaşırıyor. Mutlu bir anı düşününce... nasıl öyle olabilir ki diyor. Aslında ne çok fazla zaman farkı var, ne de ben bu kadar kısa bir sürede çok değişmiş olabilirim. Duygular çok fena. Duygular kontrol edilebilmeli. Bu geminin bir dümeni olmalı.

23 Aralık 2010 Perşembe

Bugün

Ben bugün araba kullanırken tesbih çeken birini gördüm.

Tam o sırada önümdeki koltukta koca kulaklıklı - koca kulaklı değil - , bir genç adam kitap okuyup müzik dinliyordu. Bu nasıl yapılır bilmem. Yani çok zeki olmalı çünkü sağ eliyle de sürekli elindeki tükenmez kalemi açıp kapatıyordu. Ben o sesten rahatsız olurum arkadaş.

Demedim tabi böyle.

Hem kalem ile oynayıp hem kitap okuyup hem müzik dinlemek nasıl oluyor bilmem.

Yine de ne okuduğunu görmeye çalıştım tabi. Ve çalışmalarım bana sol sayfadaki

-Anlaştık, dedi.

cümlesi ile meyvesini verdi.

Kitabının ne ile ilgili olduğunu anlayamadım, sadece biri biriyle anlaştı sanırım. Bu durum kitap hakkında olumlu bir etki bıraktı üzerimde çünkü... yani, anlaşmışlar işte.

Neyse, ben bu genç adamla aynı durakta indim. Kapıya doğru götüm götüm ilerlerken kapının eşiğinde - kapı eşiği - duruyordu. Otobüs durduğunda elinde kitabı ile otobüsten inen birini daha gördüm. Allah allah dedim. Bir bism... çekip otobüsten indim. İndiğimde durağın kenarında yine kulaklıklı bir genç adam kitap okuyordu. NERELOLOYOR diye sordum içimden. Genç adamlar cephesinde bir hareketlenme OLOYORDU besbelli. Çünkü otobüsten inerken gördüğüm 2. kişi de geç dönem bir genç adamdı.

Neyse dedim.

Biliyorum ilk gördüğüm genç adam ile ilgili çok ilginç bir insandı, ilk görüşte farklı olduğunu anlamıştım, gizemli yabancı... içerikli bir şeyler yazayazdım. Ama olay öyle değil gördüğün gibi. İlginç olduğunu filan düşünmüyorum ben bu hem kitap okumaların hem müzik dinlemelerin hem çıkıtıkıçıkıtıkı kalemle oynamaların. İlginç olmaya çalışmak için bu kadar düz olmak gereksiz çünkü.

Neyse efendim,

İşte indim ben... Dün bütün akşam sırf yorgun olduğumdan - ofisten eve yürüdüm ben - bir kat aşağı inip kendime su alamadım. Yapamadım yani bunu. Öyle utanç içinde oturdum evde susuk susuk. İşte genç adamlardan sonra aklıma düşen şey buydu. Dün gece geçirdiğim zor dakikalar. O kadar zordu ki sabah uyandığımda kalkıp buzdolabında kalmış son portakalın suyunu içtim ben. Öyle bir susamak. İşte bunları düşünürken üçler hiper mi süper mi karar veremedim şimdi markete gittim ben. Ordan kendime sular, sodalar, bi de koyu renkli altı mı yedi mi ne tane erik
aldım. Çok pistiler. Ama yine de aldım. Dedim ben buna evde su yaparım, o suya sirke dökerim. Aynen de öyle yaptım... Bu arada şimdi ben cümleyi bitirirken sana bir sıfat ile hitap etmek istiyorum ama ne diyeceğimi bilemediğimden böyle cümleyi bitiriyorum ama konuşurken bir şey söylemekten son anda vazgeçip bitirilen cümleler gibi oluyor o benim iç dünyamda... Ah.. İç dünyam.

Neyse,

Hı, evet su yaptım ben. Şu an suda mesela erikler. Ben de odamdayım, niye... çünkü eve geldim. Eve gelmeden - eve gelip gittikten sonra filan yaptığım birkaç mahalle işi terlikli patikli, yaşlı amca şakalı olay daha var ama onları atlıyorum çünkü ben bile sıkıldım.

Neyse,

İşte şimdi ben böyle oturuyorum yatağımın içinde. Bugün güzel bir gündü ona seviniyorum. Ofis hayatı filan, başarılıyım bugün. Ofis arkadaşımın renkli çoraplarım yüzünden bana renkli ojeler hediye etmesinin sebebiyim.

Ne bileyim.

Kafiye mi yaptım.

Neyse.

21 Aralık 2010 Salı

Wet Sand

Güzel başlamak gerekir bazen. Çünkü " tamam, bu kadar yeter. toparlıyorum..." dediğinde, her zaman toparlayamayabilirsin.

birdsinyourhair

isawyoutheresounawarethosehummingbirdsallinyourhair.

21 Ekim 2010 Perşembe

şimdi

belki gerçekten de öyle değildir, ne bileyim... belki gerçekten de öyle hissetmiyorsundur, anlıktır abi. belki geçer.

işittiğim bu sözler ile aramdaki bağın ne olduğunu bugün bile bilmiyorum. bana mı söylenmişti? ben mi söylemiştim? yoksa sadece kulak misafirliği mi...

tamam, kabul ediyorum. hayatımın bir dönemini sarhoşken geçirdim. şu an geriye baktığımda atladığım koskoca bir hendek gibi duruyor. deve olduğum halde...

ne bileyim, şu an daha mı olgunum sanki. evimde her şeyin düzenli olması artık bir şeye mi işaret? iyiye mi?

ne bileyim, gece raftan bir kitap çekip okumak, huzurlu mu artık?

eskisini hatırlamıyorum.

yenisi sadece "şimdi". şim-di. 2 heceli olmaması gereken bir sözcük. şimdi... yanından hızla geçen bir motorsikletin çıkarttığı şiuvv.. sesi gibi, şimdi. şimdi tek başınayken çok yalnız.

9 Ekim 2010 Cumartesi

O Ben Değilim

Gördüğün gibi o ben değilim, dedi.

Kendi başına orda donup kalmış neyin mücadelesini veriyordu kim bilir. Akıl okuyamamak bizi kör ediyor, bütün hayatımız çarptığımız insanlar ve vücudumuzdaki morluklardan ibaret. Kuantum mekaniği gibi, sadece mikroskobik dünyada değil, koca ayaklı dev insanların dünyasında da bu değişmeyen bir gerçek. Bir muallağın canlı yaşamındaki tek gerçek olduğunu bilmek biraz garip. Çünkü insanların hayatı hep şöyle başlamaz mı : "benim doğrularım, benim gerçeklerim, benim inançlarım...." insanlar subjektif görüşler üzerine koca bir hayat inşa ediyor. Sonra... sonra yıkılır tabi, neden yıkılmasın. Bir diğerinin bence'leri kafanı karıştırmıyor mu sanki...

Ben, ne yapacağımı pek bilemiyorum.

25 Eylül 2010 Cumartesi

You Always

"you always makin' big plans for tomorrow. you know why? because you always fuckin' up today. "

20 Eylül 2010 Pazartesi

Tuhaf

Tüm gücümle ve tüm cesaretimle başka bir hayata adım atmak istiyorum bazen.
Öyle, aniden.

-Merhaba, ben geldim. Şimdi bana sarılırsan eğer mutlu olurum ben, demek istiyorum.

18 Eylül 2010 Cumartesi

.

It is our suffering that brings us together. It is not love. Love does not obey the mind, it turns to hate when forced. the bond that brings us is beyond choice. We are brothers. We are brothers in what we share. In pain, which each of us must suffer alone, in hunger, in poverty, in hope, we know our brotherhood. We know it, because we have been forced to learn it. We know that there is no help for us but from one another, that no hand will save us if we dont reach out our hand. and the hand that you reach out is empty, as mine is.

You have nothing.
You possess nothing.
You own nothing.
You are free.

All you have is what you are and what you give.

*ulu paladin.

NOT:

Herkes hata yapar.

17 Mart 2010 Çarşamba

Kit

...

Efendim, yaklaşık 4 ay kadar önce Boğaziçi Üniversitesi etkinliklerinden biri olan gelenekselleşmiş klasik müzik dinletilerinden birindeydim. Aslında bu yazıyı yazmaya da konserden dönüş gecesinde başlamışım - şimdi baktım da - ama sırf tembelliğimden taslak halinde aylardır bekletiyorum - aslında tam olarak tembelliğimden değil - . Neyse, biraz sonra kendi iç sesinizle şenlendireceğiniz cümlelerim geçmiş ile şimdiki zamanın mükemmel karışımından ibaret.





Şu ana kadar, bu etkinlik çerçevesinde 3 konser izlememe rağmen, bu denli muhteşem bir gösteri beklemediğimi söylemeliyim. İlk bölümünde, İstanbul Senfoni Orkestrası'nın, Naci Özgüç şefliğinde Beethoven eserleri ile ( Senfoni no.5 Do Minör op.67 ) tek başına başlattığı bu mucize, ikinci bölümünde ( piyano konçertosu no.3 Do Minör op.37 ) amerikalı besteci ve piyanist Kit Armstrong'un orkestraya piyanosu ile eşlik etmesiyle izleyenler olarak hepimizi ayrı ayrı nirvanaya ulaştırdı. Henüz 17 yaşında olan Kit için söylenecek çok şey var. İstanbul Senfoni Orkestrası için de elbette. Beethoven için de iki kelime etmeden geçemeyeceğim.

Ehm.

Lakin klasik müzik bilgim çok derin olmadığı için benim üzerine söz söylemeye hakkım olan tek yan bu gösterinin bana yaşattığı duygu yoğunluğu olacak sanırım. Daha önce, ağlatma amacından yola çıkmış o içli kemanlar, çellolar ve piyano notaları ile kendimi tarumar etmiş olan ben, ilk defa beni yönlendiren değil de serbest bırakıp yolumu bulmamı isteyen bu ses karşısında donup kaldı. Sonrasında ise Kit Armstrong'un gelişigüzel gibi görünen ahesteliği ve aceleciliğine kapılıp kendimi koyverdim -kendini koyvermek -. Gözden akan iki damla yaş olarak tezahür eden bu duygu yoğunluğunun tek sebebi duymuş olduklarım değildi elbette, kocaman orkestranın - ve Kit Armstrong'un - uyumu sadece doğru yerde doğru notaya basmaktan gelmiyordu zira. O insanlar, o an, orada bedenleri ve ruhlarıyla bir bütünlük oluşturuyordu çünkü. Müziğe verdikleri alelade bedensel tepkiler bile bir tamamlayıcı unsur haline geliyordu. Böylesi bir çok sesliliğin, her ruhta yarattığı farklı etkiler de izleyenleri birbirine bağlıyordu zira o an her şey bir parça'dan ibaretti....

Orada, o an'ı yaşayanlardan biri olarak;

Kendi başıma bütün olamamaktan, sadece bir parça olarak kalmaktan büyük mutluluk duydum.



NOT: Bugün Temmuz'un 6'sı.

I'll Take The Rain

.......

i used to think, as birds take wing,
they sing through life, so why can't we?
we cling to this, and claim the best
if this is what you're offering,

i'll take the rain.

Godot

Bir rehavet dönemimin daha sonuna geldim.

Pek sesimi çıkarmadan oturuyordum yaklaşık bir aydır. Lakin yine buralardaydım. Sadece ordan oraya koşuşturup beni daha mutlu edebilecek bir şeyler arıyordum. Kabul etmeliyim ki sonuçlar pek iç açıcı değil, yine de tam olarak bir tatminsizlikten bahsedilemez sanırım. Ya da bahsedilmemeli. Kendime yasak ettiğim ender şeylerden biri bu. Herneyse, havanın bulutlu olmasına üzülmeli mi sevinmeli mi karar veremiyorum. Ne zaman "ışık, daha çok ışık" desem yazın o boğucu sıcaklığı ve gereksiz parlaklığı geliyor gözümün önüne. Hayatlarımızda zaten milyonlarca öf'ler, püf'ler, hayır olamaz'lar varken neden tanrı böylesi bir konuda bir kez olsun torpil geçip 15-20 derecede sabitlenmiş aydınlık bir günü 365 gün bize hediye edememiş... İçerliyorum, ne yalan söyleyeyim. Ben yaşamda kalmak için bu kadar çabalarken... Neyse.

Günler garip.

Ama sanırım çoğunlukla "basit" kelimesine dilimiz varmadığı için "garip" kelimesini kullanıyoruz hayat ile ilgili. Yaşamlarımıza gizemli bir anlam katmak için "hayır, elbette ki hepsi bu değil" tatminini yakalamaya çalışıyoruz. Hobi sandığımız saçmasapan işlerin peşinden koşuşturuyoruz, filmler izliyoruz, yolda görsek salak damgasını yapıştıracağımız bir adamı, sırf bulunduğumuz yerden daha yukarda bir sütunun üstünde duruyor diye çılgıncasına alkışlıyoruz, en yalnız ve boktan anlarımıza bile bir kılıf bulup " ben derin düşünüyorum, hissederek yaşıyorum, ne mutlu bana" diyebilecek kadar "saf" olabiliyoruz. Mütemadiyen kaçıyoruz kısacası. Ama sanki... ne kadar dolambaçlı yollardan yürüsek de, hepimizin "evet,buymuş" demek zorunda kalacağı bir yüzleşme günü var. Bu işleri kolaylaştırır mı bilmiyorum ama sanırım ben "basit" ile devam edeceğim.

Kendimi yorma ihtiyacı içindeyim bir süredir. Durmak, düşünmek, hissetmeye çalışmak anlamsız geliyor. Sırf bu yüzden daha anlamsız şeyler yaparak "oyalanıyorum". Hayatın bir oyalanma işi olmadığını söylese keşke biri bana. - bana sözünü geçirebilecek biri olsun lütfen- .Ama aslında şu an içinde bulunduğum durumun -hissiyat, efendime söyleyeyim maneviyat gibi kısımlarını çıkarırsak- rasyonellik bakımından bana iyi geldiğini söyleyebilirim. Evet, daha rasyonelim.Daha "robot" gibiyim. Her sabah 6 ile 8 arası uyanıp akşam 10-11'de uyuyan disiplinli bir mahlukatım.
Neyi, neden yaptığımı sorguladığımda tatmin edici hiçbir cevap alamasam da kendimden, yapmam gerekenleri yapmaktan dolayı huzurluyum. Ve sanırım şimdilik hepsi "bu".

Ama zamanla farklılaşacağını biliyorum bütün bunların. Daha iyiye gideceğini söylemiyorum ama iyi ya da kötü... hiçbir şey aynı kalmıyor işte. Değişkenlik beklentisi, insanı hayatta tutan en önemli şeylerden biri sanırım. Ve evet, ben de bir beklenti içindeyim. Umut diyebilir miyim bilmiyorum, sadece beklenti işte.

Öyle, bekliyorum.

Geldim

Olmaz dedik hep, olmaz öyle başlangıçlar. Yadırgadık içten içe ama hiç ses çıkarmadık. Şimdi'de sustuğumuzu sandık. Şimdi sessiz. Ama yorgun geçiyor zaman. Bu kadar ezip geçen, ne ki? Basit bir gerçeği bilinmemezliklere sarmalamak bazen daha kolay.

Ama ben bunu yapmayacağım.

10 Şubat 2010 Çarşamba

29 Ocak 2010 Cuma

Bunu Sana Yazdım

Bir sürü alıntı yapıyorum ve yeni bir şey yok pek - ama sence de çok güzel değiller mi? -. Sınav dönemindeyim ve tam olarak yoğunum diyemesem de kafam, evin kedisi gibi hep uğraşacak bir şey buluyor kendine. Ama - ama ile başlayan cümleler ne çirkin - kısa bir süre sonra sevdiğim şeyleri yapmaya devam edebileceğimi umuyorum.

Sevdiğim ve özlediğim...

Kimsen işte, bunu sana yazdım.

Brecht

duvara çivi çakma
at ceketi sandalyenin üstüne
dört gün icin hazirlik niye?
yarin dönüyorsun.

küçük fidani susuz bırak.
bir agaç daha dikmek niye?
o bir karış büyümeden
sen sevinçle gideceksin buradan.

şapkayı yüzüne çek, eğer insanlar geçerse yanından!
yabancı bir gramerde sayfalari çevirmek niye?
seni yurduna çağıran haber
tanıdık dilde yazılmış.

....

duvara çaktığın çiviye bak:
ne zaman, inaniyorsun geri dönecegine?
bilmek ister misin, içinde neye inandığına?

gün be gün
kurtuluş için çalışıyorsun
oturmuş kücük odanda yazıyorsun.
bilmek ister misin, işini nasıl gördüğünü?
avlunun köşesindeki kestane ağacına bak
kova dolusu su taşıdığın!

16 Ocak 2010 Cumartesi

FREDDIE MERCURY

you had to kill the conversation
you always had the upper hand
got caught in love and stepped in sinking sand
you had to go and ruin all our plans
packed your bags and you're leaving home
got a one-way ticket and you're all set to go
but we have one more day together, so

love me like there's no tomorrow
hold me in your arms, tell me you mean it
this is our last goodbye and very soon it will be over
but today just love me like there's no tomorrow

i guess we drift alone in separate ways
i don't have all that far to go
god knows i learnt to play the lonely man
i've never felt so low in all my life
we were born to be just losers
so i guess there's a limit on how far we go
but we only have one more day together so

love me like there's no tomorrow
hold me in your arms, tell me you mean it
this is our last goodbye and very soon it will be over
but today just love me like there's no tomorrow

tomorrow god knows just where i'll be
tomorrow who knows just what's in store for me
anything can happen but we only have one more day together, yeah
just one more day forever, so

love me like there's no tomorrow
hold me in your arms, tell me you mean it
this is our last goodbye and very soon it will be over
but today just love me like there's no tomorrow