30 Kasım 2018 Cuma


O günü sıklıkla hatırlıyorum. Bazen kendime bir şeyler anlatmaya çalıştığım için. Çoğunlukla, hatta neredeyse hiçbir zaman anlayamama rağmen. İçimde bana direnen bir yer var. Bir yaz gecesiydi. Tatil için gittiğimiz yazlığın açık balkon kapısının önünde çırpınan arılar görmüştüm. Uyumadan önce odayı ilaçladığımda, odadaki varlıklarından haberdar değildim. Ben uyurken zar zor balkon kirişine kadar ulaşmışlar. Uyandığımda orada, yerde, öylece çırpınıyorlardı. Hayatta kalabileceklerine ihtimal vermedim. Çektikleri acıyı sonlandırmak tek isteğimdi. Hepsini öldürdüm. Bunun beni çok kötü hissettirdiğini hatırlıyorum. Nasıl bir kararlılıkla yaptığımı da. Elimden tek gelen şey elimden hiçbir şey gelmeyen çırpınışlara son vermekti. Tanrıyı mı oynamıştım? Sanmıyorum. Çünkü dayanamadım. Ama bir karıncayı bile incitemeyen, adil olamamaktan ölesiye korkan, emin olamayarak her seferinde kendini çiğneyip geçen ben nasıl böyle bir kararlılık göstermiştim? Yıllar sonra olayın kafamı kurcalayan yanı bu sanırım. Neden yaşayabileceklerini düşünmedim? Ve nasıl öldürebildim?  
Bazen zayıf olduğumu düşünüyorum. Gündelik hayatta gündelik insanların kolaylıkla yaptıkları şeyler benim için zorlayıcı olabiliyor. Psikologların davet edildiği bir programı dinlerken aklımda kalanlar geliyor sonra aklıma, yeniden. Anksiyeteli insanlar olağanüstü bir durumla karşılaştıklarında sıradan insanlara göre çok daha hızlı karar alıp uygulayabiliyorlarmış.
Olan bu muydu? Doğru şeyi mi yapmıştım?
İstemeden sebebiyet verdiğim şeyi o zaman daha çok düşünmüş ve kendimi iyiden iyiye suçlamıştım. Şu an öyle hissetmiyorum. Orada olduklarını bilmiyordum demek artık benim için yeterli. Daha fazlasına ihtiyacım yok. Farklı konularda şimdi dönüp baktığımda gereksiz yere kendime çektirdiğim onlarca vicdan azabından sonra bugün bu konuda en azından rahatladığımı fark ediyorum. Acımasız olduğum birkaç konuda daha hatta. Kendimde hiçbir yanlış görmüyorum. Kararlılık benim için alışılmadık. Ama bir şeylerin üstünü kapamaktansa zerre şüphe etmeyecek noktaya evrilmek daha önemli. Sorumluluklardan sıyrılmak mı bu? Gereksiz yere yüklendiğim, hiçbir zaman gücümün yetmeyeceği bütün o her şeyin yükünü üstümden sıyırma aşamaları mı? Belki.
Her zaman bilincimin ötesinde, hayatım akıp giderken arkada bir makinenin tıkır tıkır işlediği duygusuna kapılıyorum. Sakinlikle karşıla ve yaşa. Arkada makine çalışıyor ve o halledecek. Sanki günlük hayatımda yaptığım şey sadece makineye ihtiyacı olan parçaları bulmak. Anlamlandıramasan bile merak etme, makine halledecek. Kendinden ve diğer hiçbir şeyden emin olamayan benim bu kadar sağlam bir şekilde dayandığım bu makine ne? Neden ondan neredeyse hiç kuşku duymuyorum? Bu bana verili olan bir şey mi? Benim aklımla şüphelerinden arındırdığım bir şey olmadığına göre, daha yüce bir güce mi inanmalıyım? Emin olsam da bunları sormaktan kaçamıyorum. Düşüncelerim konusunda kaçtığım çok az şey olmuştur zaten. En cesur olduğum yer. En korkusuzca daldığım. En çok uzaklaştığım. Uzaklara gittiğim. Bunu söylerken aklıma hep okyanus geliyor. Uzaklara gitmenin kafamın içinde karanlık ve sonsuz okyanuslarla bir bağlantısı var. Bir okyanus fotoğrafı gördüğümde öylece donup kalmamın nedeni de bu sanırım. Uzaklara gitmek bir anlamda kaybolmak gibi geliyor belki. Ya da yapayalnız olmak. Yalnızlık ve kaybolmak, ikisinden de her zaman çok korktum. Şu anki gibi bir bilinçle bile değil, bilmezken bile. Her zaman. Bugün artık yalnızlığın beni beklemesi eskisi kadar ürkütmüyor. Zaten öyleyim. Bunca yıllık çırpınışlarım bir kapı kirişindeki o arılar gibi acımasızca söndürüldü. Arı tarafından bakınca, zerre canım yanmadı. Çünkü zaten çok acıyordu. Artık en azından bu konuda derin bir nefes çekebilirmişim gibi geliyor o okyanus manzarasından içime. Tertemiz ve ıssız. Mis bir tazelik dolduruyor içimi sanki. Küçük korku kıpırdanmaları ile beraber.
Aklımdaki diğer güçlü anıyla bağlantılı bu korku kıpırdanmaları. Onlarla işim, hala bitmedi. Anım şöyle:  Lisans dönemimde bir kez bir sınava geç kalmıştım. Sınavın yapıldığı salonlar okulun en üst katında ve bir şekilde, karmaşık bir yoldan ulaşılan yerlerdi. Ben panikle çıkacağım merdivenleri karıştırmış ve aynı yerde birkaç kez turlamak zorunda kalmıştım ulaşana kadar. En büyük kabusum. Gerçek anlamda hem de. Rüyalarımda, en stresli olduğum zamanlarda gördüğüm tek şey bunun varyasyonları. Bir yere erişememek, zaman kaybetmek, yön bulamamak. En korktuğum şey bu.
Şu an net bir şekilde hayata yetişememekten, geride kalmaktan korktuğumu görebiliyorum. O zamanlar için işler bu kadar net değildi. Sanırım geleceği hissetmişim bir şekilde. Olabileceğim şeyden kurtulamamışım yine de. 10 parmağımla, 10 tane elim varmış gibi tutunmaya çalıştığım bu dönemde bile bu benim için içine girip sıklıkla yıkandığım derin bir korku havuzu. Belki yeterince çabalamıyorumdur. Ya da yine, belki yanlış çabalıyorumdur. Sanki önümden itelediğim, halının altına süpürdüğüm bir şeyler var. Belki kaçınılmaz olanı yaşamak istemiyorumdur.
Yeni bir yol bulmanın imkansıza yakınsayan zorluğunu yaşıyorumdur belki, kimseden habersiz. Bir köşede böyle, kahvaltı yapıp yürüyüşe çıkarken üstelik. Her şey yerli yerindeyken, burada ormanları, okyanusları düşleyen ve düşlerinden korkan biri vardır belki. Her saniye ayrı bir depremle, mütemadiyen sallanan toprakların üzerinde yürüyen.
Bundan mı yorgunum, bilmiyorum. Yine de her sabaha uyanacak enerjim var. Her sabaha, bu amaçla uyanabilecek kişiyim ben.
Kim olduğuma vardım, buraya çıkan milyon farklı yolun birinden.
Diğerlerinin de gelmesini bekliyorum.
Çünkü beklemek, hayatta yapabildiğim en iyi işlerden biri. Sonsuz sabırla, saatler geçmiyorcasına, çok zamanım varmışçasına.
Kalbimin neden yavaş attığını biliyorum.