İçinde, sürekli hoplayıp zıplayarak yürümek zorunda kaldığım bir evim var.
*4 kişinin paylaştığı bir evden bahsederken "evim" yerine "evimiz" mi demeliydim?... Sanırım sadece kendi odamdan bahsederken aitlik ekini kullanabileceğim bir evimiz var. Evet ve herneyse... - evimiz derken de aitlik eki kullandığımın farkındayım. -
Hoplayıp zıplamak zorundayım çünkü bu bizim evimiz içinde yaşamda kalış biçimimiz. Zira teknolojiyi belli sebeplerden ötürü uzaktan takip eden bir topluluğuz. Aramızdan 3'ü kısmi yeşilay'cı, 2'si iflah olmaz birer çevreci; tekimiz, kanser üzerine yüksek lisans yapan ve evin hemen hemen her köşesinde, farklı zamanlarda kendi kendisiyle konuşurken yakaladığım bir... um, bir.... bir... bir-i. 4.sü ise çeşitli kötü alışkanlıkları bünyesinde barındırmasıyla topluluğumuzun ortak bir bilinç oluşturmasına çentik atan, evimizin içinde sigara dumanının takibi neticesinde bulunması en kolay kişi. Yani nihayetinde "ortak" olmasa da önüne "çoğunluk" sıfatını ekleyebileceğimiz bir hakim görüşü var topluluğumuzun.Bu nedenle ve saydığım tüm bu özelliklerden ötürü yuvamızı kurarken bizim için en "hayırlısının" kablolu bir modem almak olduğu doğrultusunda bir karara varmıştık.
- radyasyon zararlıdır ve kablosuz modem alırsak kanser oluruz, kanser olmamayı başarsak bile ilerde uzaylılara benzeyen çocuklarımız olur... gibi, temeli olmayan ama kişide ciddi ölçüde paranoyaklığa sebep olan ve kafalarımızın üzerindeki konuşma balonunda sık sık rastladığımız cümleler silsilesi -
... Diğer iki oda ile benim odam arasında, bu büyüklükte bir ev için bulunabilecek en uzak mesafe olduğundan şu an ortak alanımızda, bir duvara halı bantları ile yapıştırılmış, ilk bakışta gerek siyah ve küçük olmasından, gerekse ışıklarının yanıp sönmesinden patlayıcı bir madde olarak algılanan ve eve gelen konukların alay konusu haline gelen bir modemimiz var. Bu modemden evin odalarına uzanan kabloların ise yaşayış biçimimizi şekillendirmemiz üzerinde önemli ölçüde etkisi var. Zira minik olduğu kadar karmaşık bir yapıya sahip olan evimizin her köşesi tehlikelerle dolu olduğundan, birinin bu kablolara takılıp düşmesinin ciddi sonuçları olabilir. Bu açıdan evimize sürekli bir diken üstündelik ve tedirginlik hakim. Özellikle de benim açımdan bu evde yaşamak oldukça riskli çünkü şu ana kadar evde gelişen bütün tehlikeli aktivitelerin başrol oyuncusu benim. Özellikle en son gerçekleşen kazada, hastane odasında bayılmadan hemen önceki an hafızama bir daha silinmemek üzere kazındı. Ve bu bilinçaltımda onulmaz yaralara neden oldu ama bu başka bir yazının konusu. Ne diyordum... Evet, durum bu iken, birkaç ay önce özellikle geceleri, temel ihtiyaçlarımızı gidermek için kalkıp bu tehlikeli yolculuğa çıktığımız anlar için zıplayarak yürüme olarak adlandırabileceğim bir çözüm yolu ürettim. Ve bu çözümden, uyku sersemi olduğum için unuttuğum zamanlar dışında çok memnunum. Zıplıyormuş gibi adım atma şeklinde özetleyebileceğim bu hareketi, siz de evinizde güvenle uygulayabilirsiniz. Dışarıdan en kibar tabirle "salak" olarak görünmek dışında herhangi bir zararı olmayan bu çözümümü, blogumu okuyan ve aynı sorundan müzdarip herkese herhangi bir ücret talep etmeden ifşa ediyorum.
18 Aralık 2009 Cuma
30 Kasım 2009 Pazartesi
in the pines
in the pines, in the pines where the sun dont ever shine, i would shiver the whole night through.
23 Kasım 2009 Pazartesi
Heidegger
"Yakına sesleniriz, çıkıp gelen uzak olur.
Biz yakını çağırırız; uzak , 'geldim' der."
"Meinen wir nahe, meldet sich feine. "
gibi bir şey.
" Oysa neşe ne denli neşeliyse, içinde uyuklayan hüzün de o denli arıdır. Hüzün ne denli derinse, içinde susan neşe de o denli yüksek sesle çağırır. Hüzün ve neşe birbirlerinin içinde oynaşırlar. İkisinin birbirlerine seslenerek uymalarını sağlayan oyunun kendisi de, uzağı yakın , yakını uzak kılan acıdır. Bu yüzden, ikisi , en yüce neşe de, en derin hüzün de -her biri- kendince acılıdır."
Biz yakını çağırırız; uzak , 'geldim' der."
"Meinen wir nahe, meldet sich feine. "
gibi bir şey.
" Oysa neşe ne denli neşeliyse, içinde uyuklayan hüzün de o denli arıdır. Hüzün ne denli derinse, içinde susan neşe de o denli yüksek sesle çağırır. Hüzün ve neşe birbirlerinin içinde oynaşırlar. İkisinin birbirlerine seslenerek uymalarını sağlayan oyunun kendisi de, uzağı yakın , yakını uzak kılan acıdır. Bu yüzden, ikisi , en yüce neşe de, en derin hüzün de -her biri- kendince acılıdır."
12 Kasım 2009 Perşembe
EMPTY
something has left my life
and i don't know where it went to
somebody caused me strife
and it's not what i was seeking.
didn't you see me, didn't you hear me
didn't you see me standing there
why did you turn out the lights
did you know that i was sleeping
say a prayer for me
help to feel the strength i did
my identity has been taken
is my heart breaking on me
all my plans fell though my hands
they fell
though my hands on me
in my obvious it suddenly seems
empty...
and i don't know where it went to
somebody caused me strife
and it's not what i was seeking.
didn't you see me, didn't you hear me
didn't you see me standing there
why did you turn out the lights
did you know that i was sleeping
say a prayer for me
help to feel the strength i did
my identity has been taken
is my heart breaking on me
all my plans fell though my hands
they fell
though my hands on me
in my obvious it suddenly seems
empty...
1 Kasım 2009 Pazar
Dönüşümsüzüz.
Her şey sabit. Her şey tutarlı ve her şey öngörülebilir.
Hayat, insanların sıradanlıkları içindeki sanabilitelerinden oluşuyor. Bunlara göre kurallar koyup yargıda bulunuyorlar. Çoğunlukla ölçeği tutturuyorlar ve genellemeler konusunda herhangi bir anlaşmazlık yaşanmıyor tekdüze,düz mantık seviyelerinde.
Ben ise çelişkili kalıyorum aralarında... Neyi, neden yaptığımı anlatmaya çalıştığım için kalbi kırılmaya hak kazanan oluyorum.Çünkü bu böyledir'cilerin "öyle" olan nedenlerine ve sonuçlarına uymuyor söylediklerim.
Ah... Bu böyledir'cilerden nefret ediyorum.
Onaylanabilir olarak ilerliyordum oysaki. Ne mutluyduk o zaman.... Ben iyiydim, güzeldim, düşünceliydim. Şimdi ise dünyanın en çelişkili çelişkisizliğiyle karşı karşıyayım.... Çünkü ben artık bencilim.
Bazen gerçekten de en uzak yol iki insan arasında oluyor, birbirini anlamayan. Biri anlayıp da yine de ulaşamıyorsa, bu daha çok acı olarak tanımlanıyor sanırım. - Ben tanımlayamadım. -
İnsanların öfkeli anlarına tanık olmak, o kişiyi öğrenmek demektir, bunu fark ettim. Hissiz bakışlara aşinayımdır ama bu gözler benim içimi üşütüyor...
Ne değişik yer -ler....
Burası.
Orası.
Ben diyorum ki: Bana "burası" değişik geliyor.
O diyor ki: Orası senin.
Ben diyorum ki: "bile"
O diyor ki: Gel
Benim evim yok.
Tanıdık olan bir yerde, tanıdık bir evde, tanıdık bir ateşin başında sabahlıyorum.
Neden anlamıyorsun ki...
- Hiçbir şey bilme, sadece anla. -
Ben "ordan" korkuyorum.
Ve bu mantıklı.
Ve bu arı.
Ve bu doğru.
Her şey sabit. Her şey tutarlı ve her şey öngörülebilir.
Hayat, insanların sıradanlıkları içindeki sanabilitelerinden oluşuyor. Bunlara göre kurallar koyup yargıda bulunuyorlar. Çoğunlukla ölçeği tutturuyorlar ve genellemeler konusunda herhangi bir anlaşmazlık yaşanmıyor tekdüze,düz mantık seviyelerinde.
Ben ise çelişkili kalıyorum aralarında... Neyi, neden yaptığımı anlatmaya çalıştığım için kalbi kırılmaya hak kazanan oluyorum.Çünkü bu böyledir'cilerin "öyle" olan nedenlerine ve sonuçlarına uymuyor söylediklerim.
Ah... Bu böyledir'cilerden nefret ediyorum.
Onaylanabilir olarak ilerliyordum oysaki. Ne mutluyduk o zaman.... Ben iyiydim, güzeldim, düşünceliydim. Şimdi ise dünyanın en çelişkili çelişkisizliğiyle karşı karşıyayım.... Çünkü ben artık bencilim.
Bazen gerçekten de en uzak yol iki insan arasında oluyor, birbirini anlamayan. Biri anlayıp da yine de ulaşamıyorsa, bu daha çok acı olarak tanımlanıyor sanırım. - Ben tanımlayamadım. -
İnsanların öfkeli anlarına tanık olmak, o kişiyi öğrenmek demektir, bunu fark ettim. Hissiz bakışlara aşinayımdır ama bu gözler benim içimi üşütüyor...
Ne değişik yer -ler....
Burası.
Orası.
Ben diyorum ki: Bana "burası" değişik geliyor.
O diyor ki: Orası senin.
Ben diyorum ki: "bile"
O diyor ki: Gel
Benim evim yok.
Tanıdık olan bir yerde, tanıdık bir evde, tanıdık bir ateşin başında sabahlıyorum.
Neden anlamıyorsun ki...
- Hiçbir şey bilme, sadece anla. -
Ben "ordan" korkuyorum.
Ve bu mantıklı.
Ve bu arı.
Ve bu doğru.
23 Ekim 2009 Cuma
ADAMIN BİRİ BİR GÜN
Dünyanın en anlamsız yürüyüşüne çıktı.
Ne filmlerdekine benzer hissiz bir sağlıklı yaşam koşusu, ne ayaklarını dansettirircesine yürütecek bir "kendini iyi hisset" müziği, ne de sürünerek indiği bir dip...
Ona buna bakıyor, yolda rastladığı bir dilenciyi izleyip bir şeyler hissedebilmeyi bekliyordu. Kendini dinledi bir süre. Ama yok, hiçbir şey hissetmemenin verdiği o yoğun, hüzün veren boşluk dışında hiçbir şey yoktu işte..
-Çiçekler hala güzel görünüyordu, o ayrı. -
60...59...58.... Yere baktı, bir yağmur sonrası solucanı gördü ayaklarının dibinde. İncitmeden kenara itti ayağıyla. 34...33...32.... "Nerdeyse yağdı yağacak" dedi içinden, "şemsiye de almadık." Şemsiye demişken, al işte... peydah olmuş yine bir köşede "ıslanmayalım bayanlarrr" diye bağıran yağmur kahini sokak satıcıları. Ekmek parası, dedi. Sonra kendine şaşırdı yaşsız adam. Kaç yaşında olduğunun farkında olmadığını bile bile...Yaşlı insanlar gibi konuştum, dedi. "Yaş demişken...." diye uzayıp gitti serbest çağrışımları, trafik ışıklarının altında beklerken.
3...2...1... Nerdeyse bir yarışa başlamanın vereceği heyecanı hissetti, kafasını kaldırıp üstüne doğru koşuşturan bunca insanı görünce. Yalpaladı, etrafından geçen insanların, kendilerini pacman labirentinde sanmaları yüzünden birkaç saniye ne yöne gideceğini şaşırdı, durakladı. Sonra silkinip yoluna devam etti. Bu sırada bulutlar, tekrar bir araya gelmelerinin sevincini göbeklerini tokuşturup gürültü yaparak kutlamaya başlamışlardı.
Hah, dedi.
- Biliyordum bunun olacağını.
Pardesüsünün yakasını kaldırarak dünyanın en klişe yağmura hazırlık hareketini yaptı.
- Bunu da niye yaptıysam, sanki eve gidinceye kadar götümden su akmayacak...
Bir süreliğine etrafına olan dikkati azaldı. Yağmur ve korunma yolları hakkında birkaç saçma şey düşündü. Sonra,
- Amaaaann beee.... Islanırsam ıslanayım, eve gitmiyor muyum zaten.
Hem ıslanmanın neresi kötü, dedi içinden.
Ellerini cebine soktu, yavaş yavaş ilerlemeye devam ederken aslında halinden çok hoşnut olduğunu fark etti. Şu durumda, utanmasa kafasını yukarı kaldırıp ellerini açarak tüm vücudunu yağmura teslim ederdi. Ama bu düşünceyi çabucak kafasından savdı. Utangaçlığının, aklından geçenlerin insanlar tarafından anlaşılacağı gibi saçma bir korkuya kapılmıştı. Dikkatini tekrar etrafına yoğunlaştırdı. Çevresindeki, üzerlerine su değil de ateş oku yağıyormuşcasına koşuşturan insanlara içinde bulunduğu rahatlıkla küçümser gibi baktı. Sonra, tam da yerdeki rögar kapağının üzerinden geçerken, iskarpin ayakkabısı metal ile suyun karışımını çok yumuşak buldu. Şımarıp da "ben burda dans ederim ki" düşüncesi içine girince de adam yere kapaklandı. Daha önce hiçbir rögar kapağına bu kadar yakın olmamıştı. Rezalet, diye düşündü. Rezalett... Üstünü silkeleyerek -diz kapağının acısını da belli etmeden- doğruldu. Lakin etrafına bakmaya korkuyordu. Gülüyorlardır şimdi, hay aksi... dedi. Ama kafasını kaldırdığında koşuşturup duran insanlardan başka bir şey göremedi. Rahatlamıştı. Nasıl olsa sırılsıklamdı, düştüğünün en küçük bir işaretini bile taşımıyordu üzerinde. Bunun verdiği huzurla yürümeye devam etti.
Aslında başına, dert olsunlar diye saldığı binbir türlü uyduruk, yapmacık sorumluluk olmasaydı belki eve giden yolunu uzatmayı aklından geçirebilirdi. Ama hayır, yok... Eve gitmeyi planlamıştı ve eve gidecekti. Planına uymanın verdiği rahatlık, içinde kıpırdayan çocuğa istediği oyuncağı alamamış olmanın verdiği huzursuzluk ile yürümeye devam etti. En azından adımlarını yavaşlatmıştı, her ikisine de istediğini verdiğini düşünerek huzursuzluğun ağlarından kurtulmaya çalıştı.
Ve işte artık evini görebiliyordu. Dış duvarları yağmurdan yer yer ıslanmıştı. Islanan yerler ilk bakışta binanın üzerine çizilmiş desenler gibi duruyordu.Bu, hoşuna gitti. Apartman kapısından girerken çok güzel olmuşsun, diye iltifat etmeyi de unutmadı.
Kapıyı sert bir şekilde kapattı. Çok da güneş almayan apartman koridorunda el yordamıyla ışığın yerini buldu, yaktı. 2.kattaki dairesine doğru merdivenleri tırmanmaya başlamıştı bile. Dairesinin önüne geldiğinde cebine elini ilk atışında anahtarını buldu, hemen çıkartıp kapıyı açmaya koyuldu. Üşümeye başlamıştı ama kurulanmak için gösterdiği sabırsızlığa kapısı sanki direniyordu. Sanırım beni bu kadar erken beklemiyordu, diye düşündü.
- Neyse neyse, hadi açıl artık da gireyim...
Birkaç deneme sonunda kapıyı açmayı başardı.Evine attığı ilk adımda, soğuk teninin ev sıcaklığıyla karşılaşması, üşümesinin yerini ürpertiye bırakmasına sebep olmuştu. Bu duyguya fazla takılmayıp alelacele soyundu. Duşa girmek için sabırsızlanıyordu. Hızlı adımlarla banyoya giden yolu arşınlayıp üstünde kalan son şey olan boxerını da bir kenara sallayarak kendini, sıcaklığını iliklerine kadar hissettiği suya bıraktı. Onca buharın arasında çırılçıplakken suyun sesini, vücuduna dokunuşunu dinledikçe ilahi denecek kadar yoğun bir duygu doldu içine. Gözlerini kapattı, dinledi...dinledi....
Daha önce onu bu kadar çok rahatlatan bir şey olmamıştı. Düşündü... Hayır, kesinlikle yoktu. Bu nedenle banyodan çıkarken kendini nerdeyse buharın bir parçası gibi hissetti. Havlusuna sarındı, banyodan çıkmasıyla sanki yeniden bir cisme büründü. Eve ilk girdiğinde sıcak olduğunu düşündüğü koridor şimdi buz gibiydi. Koşarak odasına gitti. Hızlıca kurulandı ve hemen üstüne alelade seçtiği bir t- shirt ve pantolon geçirdi. Hala içi üşüyordu. Bu nedenle mutfağa gitti ve kendine sıcak bir çay hazırlamaya koyuldu. Aslında pek sevmezdi çayı. Ama şu an ihtiyacı olan tek şeyin bir kupa dolusu çay olduğunu düşündü.
Bütün bunları yaparken evde yalnızdı. Zaten yalnız yaşıyordu ama evinin müdavimi olan birkaç arkadaşı vardı.
- Sabah ben gittikten sonra çıkmışlar herhalde, hay allah ,nerde bu çocuklar ...
diye içinden geçirse de aslında yalnız kalabildiğine çok sevinmişti.
Oysaki yalnızlık, kaçtığı bir duyguydu genelde. Bu yüzden evinde nerdeyse her akşam en azından bir arkadaşı, o da yoksa tek gecelik bir kız arkadaşı oluyordu mutlaka. Yalnızlığı bilinçli bir şekilde tercih etme olgunluğuna sahip olamadan önce yalnız bırakılmış insanlardan biriydi işte. Dışardan çok sosyal, eğlenmeyi seven bir adam olarak görünse de aslında bunları ona yaptıran, köşe bucak kaçtığı bu garip duyguydu.
Bu aralar yoruldum, dedi.
- Ondan herhalde. Biraz kafa dinlesem iyi gelecek gibi baksana.
Kendini 2 kişilik yatağının ortasına bıraktı. Yüzükoyun yatarak bir süre yüzünü yastığına gömüp nefesini tuttu. Salt sessizlikte kalp atışlarını dinledi. Sonra yüzünü sol yanına çevirdi ve etrafı izlemeye başladı. Her duygunun görüntüsü de farklı oluyor, diye düşündü. Şu odaya daha önce defalarca bakmıştı ama şu an aklından geçirdiklerini daha önce hiç düşünmemişti. Bu ruh hali içinde odasının sol tarafını incelerken kitaplığının yan tarafında bir şey ilişti gözüne. Ahh, dedi. Tabi ya... 2 ay önce ayrıldığı sevgilisinin ona, "bu oda çok kasvetli görünüyor, belki bu güzel şeyi şuraya koyarsak daha mutlu görünebilir" diyerek hediye ettiği çiçekti bu. Görmesiyle 2 aydır hiç sulamamış olduğu da aklına geldi. Güzelim çiçek sararıp solmuştu. Sanırım artık senin için çok geç, diye geçirdi içinden.Hafif bir üzüntü vardı sanki sesinde...
* Bol miktarda yazım- kural yanlışının olduğunu biliyorum. Bir çırpıda yazdığım için yeniden okuyup değerlendiremedim. Bunlar için özür...
Ne filmlerdekine benzer hissiz bir sağlıklı yaşam koşusu, ne ayaklarını dansettirircesine yürütecek bir "kendini iyi hisset" müziği, ne de sürünerek indiği bir dip...
Ona buna bakıyor, yolda rastladığı bir dilenciyi izleyip bir şeyler hissedebilmeyi bekliyordu. Kendini dinledi bir süre. Ama yok, hiçbir şey hissetmemenin verdiği o yoğun, hüzün veren boşluk dışında hiçbir şey yoktu işte..
-Çiçekler hala güzel görünüyordu, o ayrı. -
60...59...58.... Yere baktı, bir yağmur sonrası solucanı gördü ayaklarının dibinde. İncitmeden kenara itti ayağıyla. 34...33...32.... "Nerdeyse yağdı yağacak" dedi içinden, "şemsiye de almadık." Şemsiye demişken, al işte... peydah olmuş yine bir köşede "ıslanmayalım bayanlarrr" diye bağıran yağmur kahini sokak satıcıları. Ekmek parası, dedi. Sonra kendine şaşırdı yaşsız adam. Kaç yaşında olduğunun farkında olmadığını bile bile...Yaşlı insanlar gibi konuştum, dedi. "Yaş demişken...." diye uzayıp gitti serbest çağrışımları, trafik ışıklarının altında beklerken.
3...2...1... Nerdeyse bir yarışa başlamanın vereceği heyecanı hissetti, kafasını kaldırıp üstüne doğru koşuşturan bunca insanı görünce. Yalpaladı, etrafından geçen insanların, kendilerini pacman labirentinde sanmaları yüzünden birkaç saniye ne yöne gideceğini şaşırdı, durakladı. Sonra silkinip yoluna devam etti. Bu sırada bulutlar, tekrar bir araya gelmelerinin sevincini göbeklerini tokuşturup gürültü yaparak kutlamaya başlamışlardı.
Hah, dedi.
- Biliyordum bunun olacağını.
Pardesüsünün yakasını kaldırarak dünyanın en klişe yağmura hazırlık hareketini yaptı.
- Bunu da niye yaptıysam, sanki eve gidinceye kadar götümden su akmayacak...
Bir süreliğine etrafına olan dikkati azaldı. Yağmur ve korunma yolları hakkında birkaç saçma şey düşündü. Sonra,
- Amaaaann beee.... Islanırsam ıslanayım, eve gitmiyor muyum zaten.
Hem ıslanmanın neresi kötü, dedi içinden.
Ellerini cebine soktu, yavaş yavaş ilerlemeye devam ederken aslında halinden çok hoşnut olduğunu fark etti. Şu durumda, utanmasa kafasını yukarı kaldırıp ellerini açarak tüm vücudunu yağmura teslim ederdi. Ama bu düşünceyi çabucak kafasından savdı. Utangaçlığının, aklından geçenlerin insanlar tarafından anlaşılacağı gibi saçma bir korkuya kapılmıştı. Dikkatini tekrar etrafına yoğunlaştırdı. Çevresindeki, üzerlerine su değil de ateş oku yağıyormuşcasına koşuşturan insanlara içinde bulunduğu rahatlıkla küçümser gibi baktı. Sonra, tam da yerdeki rögar kapağının üzerinden geçerken, iskarpin ayakkabısı metal ile suyun karışımını çok yumuşak buldu. Şımarıp da "ben burda dans ederim ki" düşüncesi içine girince de adam yere kapaklandı. Daha önce hiçbir rögar kapağına bu kadar yakın olmamıştı. Rezalet, diye düşündü. Rezalett... Üstünü silkeleyerek -diz kapağının acısını da belli etmeden- doğruldu. Lakin etrafına bakmaya korkuyordu. Gülüyorlardır şimdi, hay aksi... dedi. Ama kafasını kaldırdığında koşuşturup duran insanlardan başka bir şey göremedi. Rahatlamıştı. Nasıl olsa sırılsıklamdı, düştüğünün en küçük bir işaretini bile taşımıyordu üzerinde. Bunun verdiği huzurla yürümeye devam etti.
Aslında başına, dert olsunlar diye saldığı binbir türlü uyduruk, yapmacık sorumluluk olmasaydı belki eve giden yolunu uzatmayı aklından geçirebilirdi. Ama hayır, yok... Eve gitmeyi planlamıştı ve eve gidecekti. Planına uymanın verdiği rahatlık, içinde kıpırdayan çocuğa istediği oyuncağı alamamış olmanın verdiği huzursuzluk ile yürümeye devam etti. En azından adımlarını yavaşlatmıştı, her ikisine de istediğini verdiğini düşünerek huzursuzluğun ağlarından kurtulmaya çalıştı.
Ve işte artık evini görebiliyordu. Dış duvarları yağmurdan yer yer ıslanmıştı. Islanan yerler ilk bakışta binanın üzerine çizilmiş desenler gibi duruyordu.Bu, hoşuna gitti. Apartman kapısından girerken çok güzel olmuşsun, diye iltifat etmeyi de unutmadı.
Kapıyı sert bir şekilde kapattı. Çok da güneş almayan apartman koridorunda el yordamıyla ışığın yerini buldu, yaktı. 2.kattaki dairesine doğru merdivenleri tırmanmaya başlamıştı bile. Dairesinin önüne geldiğinde cebine elini ilk atışında anahtarını buldu, hemen çıkartıp kapıyı açmaya koyuldu. Üşümeye başlamıştı ama kurulanmak için gösterdiği sabırsızlığa kapısı sanki direniyordu. Sanırım beni bu kadar erken beklemiyordu, diye düşündü.
- Neyse neyse, hadi açıl artık da gireyim...
Birkaç deneme sonunda kapıyı açmayı başardı.Evine attığı ilk adımda, soğuk teninin ev sıcaklığıyla karşılaşması, üşümesinin yerini ürpertiye bırakmasına sebep olmuştu. Bu duyguya fazla takılmayıp alelacele soyundu. Duşa girmek için sabırsızlanıyordu. Hızlı adımlarla banyoya giden yolu arşınlayıp üstünde kalan son şey olan boxerını da bir kenara sallayarak kendini, sıcaklığını iliklerine kadar hissettiği suya bıraktı. Onca buharın arasında çırılçıplakken suyun sesini, vücuduna dokunuşunu dinledikçe ilahi denecek kadar yoğun bir duygu doldu içine. Gözlerini kapattı, dinledi...dinledi....
Daha önce onu bu kadar çok rahatlatan bir şey olmamıştı. Düşündü... Hayır, kesinlikle yoktu. Bu nedenle banyodan çıkarken kendini nerdeyse buharın bir parçası gibi hissetti. Havlusuna sarındı, banyodan çıkmasıyla sanki yeniden bir cisme büründü. Eve ilk girdiğinde sıcak olduğunu düşündüğü koridor şimdi buz gibiydi. Koşarak odasına gitti. Hızlıca kurulandı ve hemen üstüne alelade seçtiği bir t- shirt ve pantolon geçirdi. Hala içi üşüyordu. Bu nedenle mutfağa gitti ve kendine sıcak bir çay hazırlamaya koyuldu. Aslında pek sevmezdi çayı. Ama şu an ihtiyacı olan tek şeyin bir kupa dolusu çay olduğunu düşündü.
Bütün bunları yaparken evde yalnızdı. Zaten yalnız yaşıyordu ama evinin müdavimi olan birkaç arkadaşı vardı.
- Sabah ben gittikten sonra çıkmışlar herhalde, hay allah ,nerde bu çocuklar ...
diye içinden geçirse de aslında yalnız kalabildiğine çok sevinmişti.
Oysaki yalnızlık, kaçtığı bir duyguydu genelde. Bu yüzden evinde nerdeyse her akşam en azından bir arkadaşı, o da yoksa tek gecelik bir kız arkadaşı oluyordu mutlaka. Yalnızlığı bilinçli bir şekilde tercih etme olgunluğuna sahip olamadan önce yalnız bırakılmış insanlardan biriydi işte. Dışardan çok sosyal, eğlenmeyi seven bir adam olarak görünse de aslında bunları ona yaptıran, köşe bucak kaçtığı bu garip duyguydu.
Bu aralar yoruldum, dedi.
- Ondan herhalde. Biraz kafa dinlesem iyi gelecek gibi baksana.
Kendini 2 kişilik yatağının ortasına bıraktı. Yüzükoyun yatarak bir süre yüzünü yastığına gömüp nefesini tuttu. Salt sessizlikte kalp atışlarını dinledi. Sonra yüzünü sol yanına çevirdi ve etrafı izlemeye başladı. Her duygunun görüntüsü de farklı oluyor, diye düşündü. Şu odaya daha önce defalarca bakmıştı ama şu an aklından geçirdiklerini daha önce hiç düşünmemişti. Bu ruh hali içinde odasının sol tarafını incelerken kitaplığının yan tarafında bir şey ilişti gözüne. Ahh, dedi. Tabi ya... 2 ay önce ayrıldığı sevgilisinin ona, "bu oda çok kasvetli görünüyor, belki bu güzel şeyi şuraya koyarsak daha mutlu görünebilir" diyerek hediye ettiği çiçekti bu. Görmesiyle 2 aydır hiç sulamamış olduğu da aklına geldi. Güzelim çiçek sararıp solmuştu. Sanırım artık senin için çok geç, diye geçirdi içinden.Hafif bir üzüntü vardı sanki sesinde...
* Bol miktarda yazım- kural yanlışının olduğunu biliyorum. Bir çırpıda yazdığım için yeniden okuyup değerlendiremedim. Bunlar için özür...
17 Ekim 2009 Cumartesi
Oblivion
"Anılara sonsuza dek sadığımdır;
İnsanlara hiçbir zaman öyle olmayacağım. "
İnsanlara hiçbir zaman öyle olmayacağım. "
5 Eylül 2009 Cumartesi
Bulunamadım MI
Aklaşan grilikte duruyorum -
yeşilleşen mavilik
kararan saydamlık
azalan tirşe:
o mor
hiç olmadı
mı?
O tek renk
bulunmadı
mı?
Kızıltılı
kahve
rengi
Siyah
Beyaz.
Ah,
az -
hiç olmadım
mı?
Bulunamadım
mı?
yeşilleşen mavilik
kararan saydamlık
azalan tirşe:
o mor
hiç olmadı
mı?
O tek renk
bulunmadı
mı?
Kızıltılı
kahve
rengi
Siyah
Beyaz.
Ah,
az -
hiç olmadım
mı?
Bulunamadım
mı?
1 Eylül 2009 Salı
YOL
Tatil dedikleri şey -herkes için farklıdır lakin- benim için tam anlamıyla "bu" olsa gerek.
Sizi bilmem ama yoruldum ben bu yaz. Dolandım durdum, durduğum yerde boğuldum. Uzun, manasız, amaçsız, öylesine yolculuklarımdan sonra nihayet yazın bitimine doğru kendimi ait hissedebileceğim bir yer buldum. Olympos dedikleri, şehir efsanesi gibi bir yer. Gitmeyen çok az insan kalmıştır eminim; lakin ben kimsenin haberi yokmuş gibi anlatmaya devam edeceğim....
Yolculuğum 25 ağustos günü 20:30 sefer sayılı bir varan otobüsünde başladı. 12 saatlik yolun stresini ilk dakikadan itibaren hissetmeye başlamıştım. Ayrıca bütün yaz boyunca seyyah gibi bir oraya bir buraya sürüklendiğim halde umduğum huzuru yakalayamamam içimdeki heyecanın üstüne acaba'larını salıyor ve ne yazık ki bu savaşı acaba'lar kazanıyordu. İşte bu ruh hali içinde, içimde kopan dünyanın en komik savaşının patırtıları dışarıya "asık surat" olarak yansıyordu. Bu yüzden yolculuğuma, son saatlerine kadar, " evde oturup Klimt puzzle'ımı bitirseydim ya... " iç sesi eşliğinde devam ettim. Gece yolculuğu ile birlikte düzgün uyku saatleri olan insanlarla yolculuk yapmanın sevimsizliğini yaşadım. Zira gecenin ilerleyen saatlerinde, bana eşlik eden bütün arkadaşlarım çoktan derin hülyalara dalmıştı. Ben ise uykusuz ama uyuşuk halimle bir kenara kıvrılmış kulaklıklarımla yol çizgilerini izliyor ve aynı anda hem arka koltukta oturan Homer Simpson'ın horultularını bastıracak kadar yüksek hem de önümdeki koltukta ikamet eden, çıplak ayaklarını koridordan gördüğüm tuhaf kadının uykusunu bölmeyecek kadar hafif olan o ideal ses derecesini bulmaya çalışıyordum. Yolun geri kalan kısmında hayalgücüme binlerce kez teşekkür edip sıkkınlığımı "türkler uzayda " , "Kezban Paris'te" , " İrem havaalanında" konu başlıkları altında saçmasapan hayaller kurup kendi kendime gülerek geçirdim.
- Ya işte okur, buğulu gözlerle otobüs penceresinden dalgın - düşünceli cama bakanlar "geçmişte yaşadıkları çok acı bir olay"ı değil de, çoğunlukla bunun gibi saçma şeyleri düşünür. Gör artık. -
Yolculuklarımda "mola" kavramı benim için her zaman can sıkıcı olmuştur. Özellikle gece yolculuklarında, uykulu, uyuşuk insanların otobüs sıcaklığında hımbıl kedi davranışlarının, duran otobüsün artık düzenli yol sesinden mahrum kalmış sessizliğinde, kapıların açılmasıyla içeriye dolan buz gibi hava eşliğinde neredeyse hava kadar soğuk, hoşnutsuz insan davranışlarına -tekrar- dönüşmesi, zat-ı alimin huzurlu hayallerini paramparça ediyordu. Doğanın sesine kulak veren otobüs ahalisi, kişiden kişiye değişen mide ya da bağırsak yönlendirmesi ile dinlenme tesisi denilen, dünyanın en sevimsiz mekanının ilgili bölümlerine ilerlerken ben ve yeni uyanmış arkadaşlarım da ihtiyaçlarımızı sıraya dizip yarım saat içinde planlı programlı hareket edersek hepsini giderebileceğimiz yönünde hesaplamalar yapmak suretiyle harekete geçmiştik. Mola bitiminde hepimiz sıcak çorbalarımızı içmiş, bağırsak faaliyetlerimizin gereğini yerine getirmiş insanlar olarak yolculuğumuza devam ettik.
Aşağı yukarı benzer olaylar diğer molada da vuku buldu. O yüzden burda tekrarlamayı gerek görmüyorum, eğer çok merak ettiysen neler olduğunu, bir dahaki yaz sen de gel. Bak alenen davet ettim, gel, cidden gel. Kalabalık zengin duruyor.
Ehm, herneyse...

Efendim 2. molayı da atlattıktan sonra, havanın aydınlanmasıyla otobüs ahalisinin - başta arkadaşlarım olmak üzere- gözleri birer birer açılmaya başladı. Kahvaltı servisi sebebiyle koltukların dik konuma getirilmesi uyarısı da öndeki vicdansız insan evladı yüzünden bacakları tutulan kimileri için bir umut ışığı olmuş, hem mideler hem bacaklar bayram etmişti. Antalya yolunun dağlarla, dağların makilerle çevrili olması midelerden sonra gözlere de ziyafet çektirmiş, varılacak yere yaklaşmanın verdiği heyecan otobüs içinde dalga dalga yayılmaya başlamıştı...
* Aslında bu yazı, bir yazı dizisi halinde hazırlanma amacı güdülmeden yazıldı lakin ayrıntıları sevdiğimden, daha yolculuk kısmını bile bitiremediğimden ve karnım acıktığından şimdilik ara veriyorum.
DEVAM EDECEK...
Sizi bilmem ama yoruldum ben bu yaz. Dolandım durdum, durduğum yerde boğuldum. Uzun, manasız, amaçsız, öylesine yolculuklarımdan sonra nihayet yazın bitimine doğru kendimi ait hissedebileceğim bir yer buldum. Olympos dedikleri, şehir efsanesi gibi bir yer. Gitmeyen çok az insan kalmıştır eminim; lakin ben kimsenin haberi yokmuş gibi anlatmaya devam edeceğim....
Yolculuğum 25 ağustos günü 20:30 sefer sayılı bir varan otobüsünde başladı. 12 saatlik yolun stresini ilk dakikadan itibaren hissetmeye başlamıştım. Ayrıca bütün yaz boyunca seyyah gibi bir oraya bir buraya sürüklendiğim halde umduğum huzuru yakalayamamam içimdeki heyecanın üstüne acaba'larını salıyor ve ne yazık ki bu savaşı acaba'lar kazanıyordu. İşte bu ruh hali içinde, içimde kopan dünyanın en komik savaşının patırtıları dışarıya "asık surat" olarak yansıyordu. Bu yüzden yolculuğuma, son saatlerine kadar, " evde oturup Klimt puzzle'ımı bitirseydim ya... " iç sesi eşliğinde devam ettim. Gece yolculuğu ile birlikte düzgün uyku saatleri olan insanlarla yolculuk yapmanın sevimsizliğini yaşadım. Zira gecenin ilerleyen saatlerinde, bana eşlik eden bütün arkadaşlarım çoktan derin hülyalara dalmıştı. Ben ise uykusuz ama uyuşuk halimle bir kenara kıvrılmış kulaklıklarımla yol çizgilerini izliyor ve aynı anda hem arka koltukta oturan Homer Simpson'ın horultularını bastıracak kadar yüksek hem de önümdeki koltukta ikamet eden, çıplak ayaklarını koridordan gördüğüm tuhaf kadının uykusunu bölmeyecek kadar hafif olan o ideal ses derecesini bulmaya çalışıyordum. Yolun geri kalan kısmında hayalgücüme binlerce kez teşekkür edip sıkkınlığımı "türkler uzayda " , "Kezban Paris'te" , " İrem havaalanında" konu başlıkları altında saçmasapan hayaller kurup kendi kendime gülerek geçirdim.- Ya işte okur, buğulu gözlerle otobüs penceresinden dalgın - düşünceli cama bakanlar "geçmişte yaşadıkları çok acı bir olay"ı değil de, çoğunlukla bunun gibi saçma şeyleri düşünür. Gör artık. -
Yolculuklarımda "mola" kavramı benim için her zaman can sıkıcı olmuştur. Özellikle gece yolculuklarında, uykulu, uyuşuk insanların otobüs sıcaklığında hımbıl kedi davranışlarının, duran otobüsün artık düzenli yol sesinden mahrum kalmış sessizliğinde, kapıların açılmasıyla içeriye dolan buz gibi hava eşliğinde neredeyse hava kadar soğuk, hoşnutsuz insan davranışlarına -tekrar- dönüşmesi, zat-ı alimin huzurlu hayallerini paramparça ediyordu. Doğanın sesine kulak veren otobüs ahalisi, kişiden kişiye değişen mide ya da bağırsak yönlendirmesi ile dinlenme tesisi denilen, dünyanın en sevimsiz mekanının ilgili bölümlerine ilerlerken ben ve yeni uyanmış arkadaşlarım da ihtiyaçlarımızı sıraya dizip yarım saat içinde planlı programlı hareket edersek hepsini giderebileceğimiz yönünde hesaplamalar yapmak suretiyle harekete geçmiştik. Mola bitiminde hepimiz sıcak çorbalarımızı içmiş, bağırsak faaliyetlerimizin gereğini yerine getirmiş insanlar olarak yolculuğumuza devam ettik.
Aşağı yukarı benzer olaylar diğer molada da vuku buldu. O yüzden burda tekrarlamayı gerek görmüyorum, eğer çok merak ettiysen neler olduğunu, bir dahaki yaz sen de gel. Bak alenen davet ettim, gel, cidden gel. Kalabalık zengin duruyor.
Ehm, herneyse...

Efendim 2. molayı da atlattıktan sonra, havanın aydınlanmasıyla otobüs ahalisinin - başta arkadaşlarım olmak üzere- gözleri birer birer açılmaya başladı. Kahvaltı servisi sebebiyle koltukların dik konuma getirilmesi uyarısı da öndeki vicdansız insan evladı yüzünden bacakları tutulan kimileri için bir umut ışığı olmuş, hem mideler hem bacaklar bayram etmişti. Antalya yolunun dağlarla, dağların makilerle çevrili olması midelerden sonra gözlere de ziyafet çektirmiş, varılacak yere yaklaşmanın verdiği heyecan otobüs içinde dalga dalga yayılmaya başlamıştı...
* Aslında bu yazı, bir yazı dizisi halinde hazırlanma amacı güdülmeden yazıldı lakin ayrıntıları sevdiğimden, daha yolculuk kısmını bile bitiremediğimden ve karnım acıktığından şimdilik ara veriyorum.
DEVAM EDECEK...
9 Temmuz 2009 Perşembe
15 Haziran 2009 Pazartesi
Diamonds And Rust
well i'll be damned
here comes your ghost again
but that's not unusual
it's just that the moon is full
and you happened to call
and here i sit
hand on the telephone
hearing a voice i'd known
a couple of light years ago
heading straight for a fall
as i remember your eyes
were bluer than robin's eggs
my poetry was lousy you said
where are you calling from?
a booth in the midwest
ten years ago
i bought you some cufflinks
you brought me something
we both know what memories can bring
they bring diamonds and rust
well you burst on the scene
already a legend
the unwashed phenomenon
the original vagabond
you strayed into my arms
and there you stayed
temporarily lost at sea
the madonna was yours for free
yes the girl on the half-shell
would keep you unharmed
now i see you standing
with brown leaves falling around
and snow in your hair
now you're smiling out the window
of that crummy hotel
over washington square
our breath comes out white clouds
mingles and hangs in the air
speaking strictly for me
we both could have died then and there
now you're telling me
you're not nostalgic
then give me another word for it
you who are so good with words
and at keeping things vague
because i need some of that vagueness now
it's all come back too clearly
yes i loved you dearly
and if you're offering me diamonds and rust
i've already paid
here comes your ghost again
but that's not unusual
it's just that the moon is full
and you happened to call
and here i sit
hand on the telephone
hearing a voice i'd known
a couple of light years ago
heading straight for a fall
as i remember your eyes
were bluer than robin's eggs
my poetry was lousy you said
where are you calling from?
a booth in the midwest
ten years ago
i bought you some cufflinks
you brought me something
we both know what memories can bring
they bring diamonds and rust
well you burst on the scene
already a legend
the unwashed phenomenon
the original vagabond
you strayed into my arms
and there you stayed
temporarily lost at sea
the madonna was yours for free
yes the girl on the half-shell
would keep you unharmed
now i see you standing
with brown leaves falling around
and snow in your hair
now you're smiling out the window
of that crummy hotel
over washington square
our breath comes out white clouds
mingles and hangs in the air
speaking strictly for me
we both could have died then and there
now you're telling me
you're not nostalgic
then give me another word for it
you who are so good with words
and at keeping things vague
because i need some of that vagueness now
it's all come back too clearly
yes i loved you dearly
and if you're offering me diamonds and rust
i've already paid
29 Nisan 2009 Çarşamba
Ben Bu Aralar
Dünyanın dışına atılmış bir adım mıydım bilmiyorum. Aşk gerçekten de sonucu kaybetmek olarak sabitlenmiş bir boşa kürek çekme oyunu mu, kim bilir. Bana bence sen şöylesin, derken dillendirdiği gerçekten de aklından geçen miydi? - muallak. Sabitleri sabit yapan şey sanki görece düşünceler, farklı beyinler değil mi... e öyleyse işte asıl soru : kime göre, neye göre?
Kafam kurcalanıyor değişkenler tarafından. Minik, iflah olmaz mikroplar gibi her bir hücreme sızıyor ve bütün sistemimi bir çöp kutusu haline getiriyorlar. Binalarım yıkıldı, kağıttan gemilerim yandı, sularım taştı, güzel çiçeklerim ezildi, o huzurlu ütopik şehrimi bak şimdi ne hale getirdiler . Gün geçtikçe işgal ediliyorum, talan ediliyorum, derken çeşitleniyorum, çeşitleniyorum diye sevinirken de düğüm oluyorum.
Düğüm çözülene kadar işe yaramazım.
Kafam kurcalanıyor değişkenler tarafından. Minik, iflah olmaz mikroplar gibi her bir hücreme sızıyor ve bütün sistemimi bir çöp kutusu haline getiriyorlar. Binalarım yıkıldı, kağıttan gemilerim yandı, sularım taştı, güzel çiçeklerim ezildi, o huzurlu ütopik şehrimi bak şimdi ne hale getirdiler . Gün geçtikçe işgal ediliyorum, talan ediliyorum, derken çeşitleniyorum, çeşitleniyorum diye sevinirken de düğüm oluyorum.
Düğüm çözülene kadar işe yaramazım.
27 Nisan 2009 Pazartesi
Fetüs
Güzel bir güne uyandığınızı düşünürsünüz bazen. Evet, evet neden olmasın... Güneşiyle gözlerinizin içine içine alabildiğine gülümseyen bir gün, hadi kalk diyen. Erken bir saat, güne yetişebilmenin huzurunu getirir. Film karelerinden arda kalanlara benzetmeye çalıştığınız kahvaltınızı hazırlamaya koyulursunuz. Ve mutlu bir müzik eşlik eder çalışan ellerinizin ritmine.İçin için gülümsersiniz halinize, şuna bakın neredeyse dans edeceksiniz! Bütün heveslendikleriniz, heyecanlandıklarınız sarmalar sizi. Sonunda o sihirli sözcük de başlar damarlarınızda dolaşmaya. "mutluluk!". Dersiniz ki - zaman yok, zaman yok boşa harcamaya! her günümün kıymetini bilmeliyim, bugün yeni bir adım atmalıyım! - Sahi bilinçli bir şekilde yarattığınız bu korunaklı inorganik anne karnının içinde en fazla ne kadar adım atabilirsiniz?
Bunu fark eden ama henüz sizin fark edemediğiniz siz, hazırlanmaya başlar balon hayatınızın içinden, karşılaşacağınız ilk "yabancıyla" başlayacak olan hayata.Adımlarınız hayata yaklaştıkça heyecan korkuya karışır, mutluluk endişeye bulaşır, merak ise sinsi bir acabaya dönüşür.
Bu minik yapay balonun saflığı gerçeğin vahşiliğini sezmesine rağmen yine de heveslenirse, "dışarıya" attığınız ilk adımda kafanıza -ummaktaki başarınız yüzünden- talih kuşu görünümlü bir kanatlının - ya da kim bilir, bir bacaklının- pisleyeceğinden çok eminim.
Bunu fark eden ama henüz sizin fark edemediğiniz siz, hazırlanmaya başlar balon hayatınızın içinden, karşılaşacağınız ilk "yabancıyla" başlayacak olan hayata.Adımlarınız hayata yaklaştıkça heyecan korkuya karışır, mutluluk endişeye bulaşır, merak ise sinsi bir acabaya dönüşür.
Bu minik yapay balonun saflığı gerçeğin vahşiliğini sezmesine rağmen yine de heveslenirse, "dışarıya" attığınız ilk adımda kafanıza -ummaktaki başarınız yüzünden- talih kuşu görünümlü bir kanatlının - ya da kim bilir, bir bacaklının- pisleyeceğinden çok eminim.
Imitation Of Life
charades, pop skill
water hyacinth, named by a poet.
imitation of life
like a koi in a frozen pond
like a goldfish in a bowl
i dont want to hear you cry
thats sugarcane that tasted good
thats cinnamon thats hollywood
c'mon c'mon no one can see you try
you want the greatest thing
the greatest thing since bread came sliced.
you've got it all, you've got it sized.
like a friday fashion show teenager
freezing in the corner
trying to look like you dont try
thats sugarcane that tasted good.
thats cinnamon thats hollywood
c'mon c'mon no one can see you try
no one can see you cry
thats sugarcane that tasted good
thats freezing rain thats what you could
c'mon c'mon no one can see you cry
this sugarcane
this lemonade
this hurricane, i'm not afraid.
c'mon c'mon no one can see me cry
this lightning storm
this tidal wave
this avalanche, i'm not afraid.
c'mon c'mon no one can see me cry
thats sugarcane that tasted good
thats who you are, thats what you could
c'mon c'mon no one can see you cry
water hyacinth, named by a poet.
imitation of life
like a koi in a frozen pond
like a goldfish in a bowl
i dont want to hear you cry
thats sugarcane that tasted good
thats cinnamon thats hollywood
c'mon c'mon no one can see you try
you want the greatest thing
the greatest thing since bread came sliced.
you've got it all, you've got it sized.
like a friday fashion show teenager
freezing in the corner
trying to look like you dont try
thats sugarcane that tasted good.
thats cinnamon thats hollywood
c'mon c'mon no one can see you try
no one can see you cry
thats sugarcane that tasted good
thats freezing rain thats what you could
c'mon c'mon no one can see you cry
this sugarcane
this lemonade
this hurricane, i'm not afraid.
c'mon c'mon no one can see me cry
this lightning storm
this tidal wave
this avalanche, i'm not afraid.
c'mon c'mon no one can see me cry
thats sugarcane that tasted good
thats who you are, thats what you could
c'mon c'mon no one can see you cry
30 Ocak 2009 Cuma
Devotchka!!
Dondum kaldım.
Şaşırdım elimde kalemle karşımda da beyaz bir sayfa görünce. İçimde bir kıpırdanma oldu sanki önce; ama çok da sürmedi. Deli gibi panikledim sonra.
Hala panikteyim.
Geçer mi bilmiyorum ama şu an'ın kaderini etkileyeceği kesin. Ya da susarım olur biter. Patlarsa içimde patlar.Ama yok... Kendimi mutsuz etmek istemem, hiç.
Devam öyleyse...
Ama ne ile?
Bugün kaktüsümün büyümesine tanıklık ettim. Aslında aldığımdan bu yana (eylül 2008) pek farkında olmamıştım. Farkında olmak için umursamak gerekir ya, ondan. Ama beni çok şaşırttı bugünlerde.Aklımı başıma getirdi biraz sağolsun. Onun da yaşayan bir canlı olduğunu unutmuş, ona süs bitkisi muamelesi yapmaya devam ediyordum az kalsın.
Birkaç gündür bir evrimin peşinde.
Başlarda yine çok umursamamıştım üzerinde yeni yeşeren o garip, uzun oluşumu. Ama o, benim gözüme sokmak istercesine onu büyütmeye devam ediyor. Şimdilerde yarın nasıl - daha doğrusu ne kadarlık- bir süprizle karşılaşacağımı merak eder oldum. Ve dahası, müthiş bir sevgi besliyorum ona karşı. Ve çok heyecanlıyım bütün sürprizleri için.
Bu yüzden bugünü not etmek istedim, öyle.
......
Yazmayalı kendime işkence etmeye başladım ben. Sonra, bu şekilde daha fazla dayanamayacağımı anladığımda şiddetini azalttım. Ara sıra hala çok mutlu oluyorum. Bu yüzden umudu hak ediyor hayatım.
Umut da bir başka kararı getirdi peşinden ama... bu kez "ya sev ya terk et" cinsinden.
Onun sertliği var bu aralar bende. Plan da olsa yine de sonuçları için belirsizlik sürüyor. Ya da sürsün istiyorum, sürpriz istiyorum.
Öfkeleniyorum ben.
Çok öfkeleniyorum.
Öfkelenebildiğim için mutluyum çünkü bu kararım karşısında beni daha dirençli kılıyor. Öfkemle besleniyorum ama öfke daha iyi bir araca dönüşüyor. Dünyaya bağırıp çağırmıyorum ama çok değişik bir şeyler oluyor, hissediyorum.
Ben belki hiçbir zaman hayal ettiğim, o gözlerinden şimşekler çıkan masal kahramanı gibi olamayacağım. Çünkü belki ben gerçekten de kırılganım ve kırıklarımı zırhlarla kapatmam beni daha güçlü yapmıyor eğer hala gözlerimden yaşlar akıyorsa.
Belki ben safım.
Ve belki hiçbir zaman anlayamayacağım ne zaman aldanacağımı, aldatılacağımı...
Ama bir şekilde fark ettim, etmeye de devam ediyorum. Ne olduğunu bilmiyorum, bir kalıba sokamıyorum. Çünkü sanırım, bu gelen sadece gerçek ben.
Uzun zamandır güvenebileceğim bir şey arıyordum, onun üzerine bir hayat inşa etmeyi bekliyordum.
Sonra bulamadım....
Sonra hayatım paramparça olmadı ama her şey sıradanken ben parçalandım kimse bilmeden.Şimdi kabullenmeye çalışırken bir şey buldum.
Ben artık gözlere güveniyorum.
Bambaşka bir şey bu, bana özel bir şey mi yoksa görmeyi bilenler için mi bilmiyorum ama şimdilik bu kadar.
Kış, soğuk çabuk bitsin artık hayatımın karanlık zamanları.
Çünkü biliyorum ki güneşin geri gelmesiyle ben de yeniden doğacağım. Bu bir seçim, karanlıkta beni besleyecek bir şey yok.
Yeterli vaktim vardır umarım.
Şu cümleyi yazdığıma inanasım gelmiyor ama eksik ve fazla , ben, kendim, kendi kendime umut ediyorum.
Yani unumu eleyip eleğimi asmak istiyorum
Ama;
Bunu gerçekleştirirken acayip de bir şov hazırlığı içindeyim.
Şaşırdım elimde kalemle karşımda da beyaz bir sayfa görünce. İçimde bir kıpırdanma oldu sanki önce; ama çok da sürmedi. Deli gibi panikledim sonra.
Hala panikteyim.
Geçer mi bilmiyorum ama şu an'ın kaderini etkileyeceği kesin. Ya da susarım olur biter. Patlarsa içimde patlar.Ama yok... Kendimi mutsuz etmek istemem, hiç.
Devam öyleyse...
Ama ne ile?
Bugün kaktüsümün büyümesine tanıklık ettim. Aslında aldığımdan bu yana (eylül 2008) pek farkında olmamıştım. Farkında olmak için umursamak gerekir ya, ondan. Ama beni çok şaşırttı bugünlerde.Aklımı başıma getirdi biraz sağolsun. Onun da yaşayan bir canlı olduğunu unutmuş, ona süs bitkisi muamelesi yapmaya devam ediyordum az kalsın.
Birkaç gündür bir evrimin peşinde.
Başlarda yine çok umursamamıştım üzerinde yeni yeşeren o garip, uzun oluşumu. Ama o, benim gözüme sokmak istercesine onu büyütmeye devam ediyor. Şimdilerde yarın nasıl - daha doğrusu ne kadarlık- bir süprizle karşılaşacağımı merak eder oldum. Ve dahası, müthiş bir sevgi besliyorum ona karşı. Ve çok heyecanlıyım bütün sürprizleri için.
Bu yüzden bugünü not etmek istedim, öyle.
......
Yazmayalı kendime işkence etmeye başladım ben. Sonra, bu şekilde daha fazla dayanamayacağımı anladığımda şiddetini azalttım. Ara sıra hala çok mutlu oluyorum. Bu yüzden umudu hak ediyor hayatım.
Umut da bir başka kararı getirdi peşinden ama... bu kez "ya sev ya terk et" cinsinden.
Onun sertliği var bu aralar bende. Plan da olsa yine de sonuçları için belirsizlik sürüyor. Ya da sürsün istiyorum, sürpriz istiyorum.
Öfkeleniyorum ben.
Çok öfkeleniyorum.
Öfkelenebildiğim için mutluyum çünkü bu kararım karşısında beni daha dirençli kılıyor. Öfkemle besleniyorum ama öfke daha iyi bir araca dönüşüyor. Dünyaya bağırıp çağırmıyorum ama çok değişik bir şeyler oluyor, hissediyorum.
Ben belki hiçbir zaman hayal ettiğim, o gözlerinden şimşekler çıkan masal kahramanı gibi olamayacağım. Çünkü belki ben gerçekten de kırılganım ve kırıklarımı zırhlarla kapatmam beni daha güçlü yapmıyor eğer hala gözlerimden yaşlar akıyorsa.
Belki ben safım.
Ve belki hiçbir zaman anlayamayacağım ne zaman aldanacağımı, aldatılacağımı...
Ama bir şekilde fark ettim, etmeye de devam ediyorum. Ne olduğunu bilmiyorum, bir kalıba sokamıyorum. Çünkü sanırım, bu gelen sadece gerçek ben.
Uzun zamandır güvenebileceğim bir şey arıyordum, onun üzerine bir hayat inşa etmeyi bekliyordum.
Sonra bulamadım....
Sonra hayatım paramparça olmadı ama her şey sıradanken ben parçalandım kimse bilmeden.Şimdi kabullenmeye çalışırken bir şey buldum.
Ben artık gözlere güveniyorum.
Bambaşka bir şey bu, bana özel bir şey mi yoksa görmeyi bilenler için mi bilmiyorum ama şimdilik bu kadar.
Kış, soğuk çabuk bitsin artık hayatımın karanlık zamanları.
Çünkü biliyorum ki güneşin geri gelmesiyle ben de yeniden doğacağım. Bu bir seçim, karanlıkta beni besleyecek bir şey yok.
Yeterli vaktim vardır umarım.
Şu cümleyi yazdığıma inanasım gelmiyor ama eksik ve fazla , ben, kendim, kendi kendime umut ediyorum.
Yani unumu eleyip eleğimi asmak istiyorum
Ama;
Bunu gerçekleştirirken acayip de bir şov hazırlığı içindeyim.
7 Ocak 2009 Çarşamba
Film
İşte yine başlıyoruz. Kalınan noktadan gelişmiş ve değişmiş olarak başlamak ne garip bir duygu. Küçümsemek değil de ağırbaşlılıkla karşılama aşaması sanırım. Sonrası hafife almak olacak muhtemelen. Neyse, kendinibilmez bir halde sırf ihtiyaçtan yine burdayım. Mana aramaktan vazgeçtim, aradığımda "hiçbir şey benim düşündüğüm gibi değilmiş meğersem" yanılgısından sıkıldım çünkü. Kafa karışıklığımla sarhoş oluyorum herhalde. Yoksa çıkmazdayken bu kadar çok gülümser mi insan haline... Tamam, anladım ben. Havada dönüp duran o nesneler - ya da nesne olmayanlar- hiçbir zaman yerlerini bulup kurulamayacaklar. İyi, dönsün dursunlar öyleyse. Müthiş bir bıkkınlık var şimdiye kadar didiklediklerimle ilgili. Hissizleştiğimi sanıyordum lakin öyle değilmiş. Kendimi içime çekiyormuşum meğer. Hala orda olduğunu bilmek güzel ama, orda da kalsın zaten lüzumu yok dışarı çıkarmaya. Bambaşka biri işte, yüzün aynı kalması tanınmak için yeterli değil. Sorular bir yana akış halinde olan bir şeyler var kapılıp gittiğim. Etrafımda kıyamet kopuyor da ben kulağımda kocaman bir kulaklıkla sadece o yunus sesleriyle beraber yürüyorum sanki. Film ki bu izlediğim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)