sosyal bilimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyal bilimler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Şubat 2013 Cuma
Specialization
"a human being should be able to change a diaper, plan an invasion, butcher a hog, conn a ship, design a building, write a sonnet, balance accounts, build a wall, set a bone, comfort the dying, take orders, give orders, cooperate, act alone, solve equations, analyze a new problem, pitch manure, program a computer, cook a tasty meal, fight efficiently, die gallantly. specialization is for insects."
5 Ocak 2013 Cumartesi
Alıntı : Freud
Devlet karşıtı hareketlerinin neoliberal olarak nitelendirildiği günümüzde, Immanuel Wallerstein bunun aslında liberalizme ve onun devlet tarafından hayata geçirilecek kurtuluş vaadine karşı bir tavır olduğunu söylüyor. Bu tavır, bireyselcilik olarak pazarlanıyor oysa aslında kolektivizmin canlanmasını getiriyor. İyimserliğe dönüş olarak pazarlanıyor ama aslında derin bir kötümserliğe dönüş söz konusu. Wallerstein, bu konuyu daha iyi anlamamız için Freud'un yardımına başvuruyor. Çok da iyi yapıyor. Ben de bu düşünce ile okuduğum kitabın küçük bir kısmını burada paylaşmak istiyorum.
Freud'un söylediği :
" İnsanların birlikte yaşaması ancak tek tek her bireyden daha güçlü bir çoğunluğun bir araya gelmesi ve tek tek her bireyin karşısına bir bütün olarak çıkması ile mümkün olur. Bu topluluğun gücü, "kaba kuvvet" olarak damgalanan bireyin gücü karşısına "hak" olarak çıkar. Bireyin gücünün yerine topluluğun gücünün geçirilmesi uygarlık açısından belirleyici adımdır. Bu topluluğun özü - tek başına birey tatmin olanaklarını kısıtlayan hiçbir şey tanımazken - topluluk üyelerinin kendi tatmin olanaklarını sınırlandırmasıdır. Demek ki uygarlığın ilk talebi adalettir, yani bir kez kurulmuş olan hukuk düzeninin, bir daha tek bir bireyin yararına bozulmayacağının garantisidir. Ancak bu durum, bu hukukun etik değeri hakkında hiçbir yargı içermez. Uygarlığın gelişiminin bundan sonraki aşaması bu hakkın, diğerlerine - ve belki de çok daha geniş kitlelere - adeta zorba bir birey gibi davranan küçük bir topluluğun - kast, toplum katmanı, kabile - iradesinin ifadesi haline gelmemesi yolunda çaba göstermek gibi görünmektedir. Sonuçta elde edilen, herkesin - en azından topluluğa uyabilen herkesin - içgüdülerinden fedakarlık ederek katkıda bulunduğu ve - yukarıdaki istisna dışında - hiç kimsenin kaba kuvvetin kurbanı olmasına izin vermeyecek bir hukuk olmalıdır.
Bireysel özgürlük uygarlığın getirdiği bir şey değildir. Bu özgürlüğün en fazla olduğu dönem her tür uygarlıktan önceki dönemdi. Ancak o zaman da özgürlük genellikle değersizdi çünkü birey bunu savunmaktan neredeyse bütünüyle acizdi. Uygarlığın gelişmesiyle bu özgürlüğe kısıtlamalar getirilir ve adalet de bu kısıtlamaların herkes için geçerli olmasını gerektirir. Bir insan topluluğunda özgürlük olarak ortaya çıkan şey var olan adaletsizliğe karşı isyan olabilir. Böylece uygarlığın daha da gelişmesine katkıda bulunabilir, uygarlık ile uyum içinde kalabilir. Ancak bu özlem, kişiliğin uygarlık tarafından dizginlenmemiş kökenlerinden de kaynaklanabilir. ve uygarlık düşmanlığının temelini oluşturabilir.
Demek ki özgürlük çığlığı ya uygarlığın belirli türlerine ve taleplerine ya da uygarlığın kendisine karşı çıkar. "
Kaynak :
Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Yirmi birinci yüzyıl için sosyal bilim - Immanuel Wallerstein - Metis -
Freud'un söylediği :
" İnsanların birlikte yaşaması ancak tek tek her bireyden daha güçlü bir çoğunluğun bir araya gelmesi ve tek tek her bireyin karşısına bir bütün olarak çıkması ile mümkün olur. Bu topluluğun gücü, "kaba kuvvet" olarak damgalanan bireyin gücü karşısına "hak" olarak çıkar. Bireyin gücünün yerine topluluğun gücünün geçirilmesi uygarlık açısından belirleyici adımdır. Bu topluluğun özü - tek başına birey tatmin olanaklarını kısıtlayan hiçbir şey tanımazken - topluluk üyelerinin kendi tatmin olanaklarını sınırlandırmasıdır. Demek ki uygarlığın ilk talebi adalettir, yani bir kez kurulmuş olan hukuk düzeninin, bir daha tek bir bireyin yararına bozulmayacağının garantisidir. Ancak bu durum, bu hukukun etik değeri hakkında hiçbir yargı içermez. Uygarlığın gelişiminin bundan sonraki aşaması bu hakkın, diğerlerine - ve belki de çok daha geniş kitlelere - adeta zorba bir birey gibi davranan küçük bir topluluğun - kast, toplum katmanı, kabile - iradesinin ifadesi haline gelmemesi yolunda çaba göstermek gibi görünmektedir. Sonuçta elde edilen, herkesin - en azından topluluğa uyabilen herkesin - içgüdülerinden fedakarlık ederek katkıda bulunduğu ve - yukarıdaki istisna dışında - hiç kimsenin kaba kuvvetin kurbanı olmasına izin vermeyecek bir hukuk olmalıdır.
Bireysel özgürlük uygarlığın getirdiği bir şey değildir. Bu özgürlüğün en fazla olduğu dönem her tür uygarlıktan önceki dönemdi. Ancak o zaman da özgürlük genellikle değersizdi çünkü birey bunu savunmaktan neredeyse bütünüyle acizdi. Uygarlığın gelişmesiyle bu özgürlüğe kısıtlamalar getirilir ve adalet de bu kısıtlamaların herkes için geçerli olmasını gerektirir. Bir insan topluluğunda özgürlük olarak ortaya çıkan şey var olan adaletsizliğe karşı isyan olabilir. Böylece uygarlığın daha da gelişmesine katkıda bulunabilir, uygarlık ile uyum içinde kalabilir. Ancak bu özlem, kişiliğin uygarlık tarafından dizginlenmemiş kökenlerinden de kaynaklanabilir. ve uygarlık düşmanlığının temelini oluşturabilir.
Demek ki özgürlük çığlığı ya uygarlığın belirli türlerine ve taleplerine ya da uygarlığın kendisine karşı çıkar. "
Kaynak :
Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Yirmi birinci yüzyıl için sosyal bilim - Immanuel Wallerstein - Metis -
17 Kasım 2011 Perşembe
Global Köy
Musa dağlardan çıkıp geldi.
Koltuğunun altında, dağların tepelerinden bile yukarıda olanın yazdırdığı, kendisinin de granite kazıdığı kuralları taşıyordu. Musa sadece bir ulaktı, halk -populus - ise alıcı... Çok sonra İsa ve Muhammed de aynı ilkelere göre davrandılar. Bunlar, "piramitsel adalet"in klasik örnekleridir.
Ve sonra başka bir tablo:
Çeşme başında, kuyu ağzında ya da nehir boyundaki doğal buluşma yerlerinde toplanan kadınlar... Su alınır, çamaşır yıkanır ve enformasyon ve fikir alışverişi yapılır. Konuşmaların başlangıç noktası genellikle somut eylemler, somut durumlar olacaktır. Bunlar "tarif edilir", geçmişte ve başka yerde vuku bulan benzerleriyle "kıyaslanır" ve yanlış - doğru, güzel- çirkin, güçlü-zayıf diye değerlendirilir. Vuku bulan olaylara ilişkin ortak bir anlayış her zaman olmasa da yavaş yavaş ortaya çıkabilir.
Bu, normların yaratılma sürecidir.
Bu, "eşitlikçi adalet"in klasik örneğidir...
Çeşme başı artık yok.
Bir süre öncesine kadar, modernleştirilmiş ülkelerde, kirli çamaşırlarımızla gelip temizleriyle çıktığımız; jetonla işleyen otomatik çamaşır makinelerinin olduğu küçük dükkanlarımız vardı. Çamaşırlar yıkanırken bazı kısa konuşmalar oluyordu. Artık bu makineler de kalmadı... Büyük alışveriş merkezleri insanlara karşılaşma fırsatı verebilirdi; ama genellikle onlar da dikey adalet yaratamayacak kadar genişler. Tanıdık yüzlere rastlayamayacağımız kadar büyük ve davranış standartları oluşturmak için gerekli muhabbetleri sürdüremeyeceğimiz kadar telaşlı ve kalabalıklar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)