28 Kasım 2011 Pazartesi

Ayrıntılar


4 yılı aşkın bir süredir İstanbul'da ikamet eden ben, her yıl "bu sefer kesin gidiyorum"larla niyetlendiğim ama hiç gidemediğim kitap fuarına nihayet bu sene katılmış olmanın verdiği mutluluğu ve huzuru yaşıyorum.

O yüzden bu konuda biraz çok konuşacağım.

19 Kasım günü, "başımda bir büyüğüm bulunsun" düsturundan hareketle yanıma abla kişisini de alıp tüyap şehrine ulaşmak üzere yollara düştüm. Tüyap şehri diyorum çünkü merkezi bir semtte oturan biri olarak, benim için bile çok uzak bir mesafe sonucu ulaşabildiğim bir yer oldu ve etrafında fuar alanı dışında kayda değer herhangi bir şey bulamadım kısa süren bir gözlem sonucunda. O yüzden, orası benim için artık tüyap şehri. Herneyse. Ulaşımı merak edenler için, güzergahımız Mecidiyeköy'den metrobüs, Avcılar metrobüs durağından da bizleri tüyap'a götürmek üzere programlanmış, dur durak bilmeyen otobüs- servisler ile tüyap fuar alanına varış şeklinde oldu. Trafik yoğunluğu, otobüs içi kusan yolcu olayları derken hali hazırda uzun olan yolculuk, ekstra uzun ve hoşnutsuz olarak devam etti. Hanım kızlarımızın midelerinin özellikle çok hassas olması söz konusu olunca, otobüste dalga dalga yayılan bir kusmuk patlaması olacağını bekledim ben bir süre için ama sonra "ayy aşkımm çok midem bulandıı" diyen kızlarımızın yolculuklarına normal mide faaliyetleri ile devam ettiğini görünce bunun sadece "hanım kız" sıfatını taşımaktan kaynaklanan bir cümle olduğunu kavrayarak otobüsten inerken tepkimi, kusmuklu taraftan kimsenin inmeyi tercih etmemesi üzerine bomboş kalan bir kapıdan sırıtarak inerek gösterdim. Beni destekleyen birtakım kişiler de peşimden beni desteklediklerini belirten birkaç cümle ile aynı kapıdan çıkış yaptılar. Ve işte tüm bu etkisel-tepkisel süreçlerden sonra -zaman kavramı konusunda gerçekten kötü olduğum için- "belli" bir süre sonra fuar alanına vardık. Hangi kapıdan giriş yapmamız konusunda danıştığımız bir kişinin yönlendirmesi sonucunda, muhteşem bir resim sergisinin koridorlarından geçerek kitap fuarı kısmına ulaştık.

Fuarın, son günleri olmasının üzerine bir de haftasonu olması eklenince karşılaştığımız kalabalık, aslında pek de şaşırtıcı olmadı. Yine de daha az sıcak bir ortamda ve daha az kalabalık bir günde gönlümce gezmeyi tercih ederdim elbette. Bu iki etken dışında hoşnutsuz olabileceğim pek bir şey yoktu. Çünkü işte yani her yer kitap.

Gitmeden önce aklımda bir alınacaklar listesi yoktu. Geçen gün bir arkadaşım ile de bu konuyu konuşuyorduk. Alacağım kitaplar belli olunca sinirlerim bozuluyor benim. Yeni bir şey alma ihtimali ortadan kalkınca işin bütün heyecanı ve sürprizi kaçıyor bence. O yüzden öylece, elimi kolumu sallayarak gezdim birer birer holleri. Sevdiğim belli başlı birkaç yayınevi var, onlara öncelik verdim. İlk baktığım stand, Bilgi Üniversitesi Yayınlarına aitti. Okulda da sıkça başvurulan, "Gülten Kazgan kitaplarını basan yayınevi" olarak bildiğim bu yayınevinden 5 adet kitap ile ayrıldım.

Bunlar;

Bir Kimlik Peşinde Türkiye - Feroz Ahmad
Küreselleşme, Kriz ve Türkiye'de NeoLiberal Dönüşüm - Derleyenler: Nergis Mütevellioğlu, Sinan Sönmez
Devlet - Gıanfranco POGGI
Refah Toplumunda Getto -Sema Erder
Tanzimat'tan 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi - Gülten Kazgan
oldu.

Feroz Ahmad, çoğumuzun bildiği bir isim. Türkiye ve Osmanlı İmparatorluğu tarihi ile ilgili güvenilir bir kaynak. Bir Kimlik Peşinde Türkiye ise Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşundan, 2006 yılının Türkiye'sine uzanan sürecin bir özeti denilebilir. Yazarın kullandığı yalın dil, okumayı kolaylaştıran bir etken olmuş. Benim de aldığım kitaplar arasında okuduğum ilk kitap bu oldu. Kitabın arkasında geniş çaplı, oldukça güzel bir kronoloji de mevcut bu arada. - 1071-2006- Okunmasını şiddetle tavsiye ederim.

Tanzimat'tan 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi için ise söylenecek çok söz yok aslında. Müthiş bir kaynak, ayrıntılı bir inceleme. Ama sanırım okumak için az-biraz ekonomi bilgisi gerekiyor. Terimler, bazı konu başlıkları ancak bu şekilde anlamlı olabiliyor çünkü. Bu da, Feroz Ahmad'dan sonra okumak için seçtiğim ikinci kitap oldu.

Bu yayınevinden aldığım diğer kitapları henüz okumadım ama aldığım bütün kitaplar özel olarak ilgilendiğim temel konu olan küreselleşme etrafında konumlanıyor. Birbirinin tamamlayıcısı olacaklarını ya da aynı konuya farklı bakış açısı getireceklerini umduğum için seçtiğim kitaplar.

Diğer kitaplar ile ilgili okudukça yorum yapmam daha doğru olacak sanırım.

Dolayısıyla uğradığım bir diğer yayınevine geçebiliriz şimdilik. Metis Yayınevi, beni kitap kapakları ile deli eden bir yayınevi. Okumayacağım varsa da durduk yerde kitaplarını raftan alıp bakmadan edemiyorum bazen.

Bu yayınevinden aldığım kitaplara gelecek olursak;

Tutkular ve Çıkarlar - Albert O. Hirschman
Yasa Koyucular İle Yorumcular - Zygmunt Bauman
Bildiğimiz Dünyanın Sonu - Immanuel Wallerstein
Tarihsel Kapitalizm - Immanuel Wallerstein
Dünya Düzeni : Eskisi Yenisi - Noam Chomsky
Postmodernliğin Durumu - David Harvey

Gülten Kazgan'dan sonra elime aldığım diğer kitap Postmodernliğin Durumu oldu. Modern toplumlar, liberalleşmenin bir nevi sosyal yapıdaki etkisi diye tanımlanabilir sanırım kabaca. Postmodernizm süreci ise oldukça karmaşık bir yapıya sahip olup Modernizmin bir eleştirisi mi, bir parçası mı, reddi mi dolaylarında tartışmaların hala sürdüğü bir kavram. Dolayısıyla benim için, bütünü, tüm yönleriyle kavramak açısından Modernizm - Postmodernizm kavramları önem taşıyor. Bu kitabı alış amacım da bütünün bu parçasını benim için anlamlı hale getirecek kaynaklara ihtiyaç duymam oldu. Okumaya yeni başladığım bu kitabın, oldukça "yoğun" olduğunu söyleyebilirim. İçinde barındırdığı referanslar ile yeni bir kütüphane kurulabilir sanırım. Kitap okurken önemsediğim bir konu aslında bu. Mesela Feroz Ahmad'ın kitabının her bölümü için, bölüm sonunda ayrılmış bir "okuma önerileri" kısmı bulunuyor. Bir kitabın, içeriği doğrultusunda yeni kapı açması ve yönlendirmesi güzel.

David Harvey dışında Metis yayınlarının da diğer kitapları beklemede benim için. Ama Zygmunt Bauman'ı gözüm kapalı tavsiye edebilirim. Daha önce de kitaplarını okuduğum bir yazar. Pek severim.

Gelelim son yayınevine. Ayrıntı Yayınları. Kitaplar hakkında bir şeyler yazmadan önce şunu belirtmek isterim ki fuara özel %30 indirimi ile en fazla indirim yapan yayınevi - gördüğüm kadarıyla- ayrıntı yayınevi oldu. Ayrıca kitaplarımı alırken kasada duran görevli, ben talep etmeden 2TL'lik bir indirim daha yaptı. Ve yine ben söylemeden bütün ayraç çeşitlerinden birer tane seçip bana verdi. Poşetimi aldığımda kitapların yanında kıvrılmış bir poster de beni bekliyordu. Bunun gibi minik hediyeleri çok seviyorum. O yüzden Ayrıntı'nın yeri ayrı bende. :)

Ayrıntı'dan aldığım kitaplar;

Karakter Aşınması - Richard Sennett
Küreselleşme ve Kültür - John Tomlison
Modernlik ve Müphemlik - Zygmunt Bauman
Marx'ın Hayaletleri - Jacques Derrida
Kötülüğün Şeffaflığı - Jean Baudrillard

oldu.

Ve henüz, herhangi birini okumadım. Ama Derrida, uzun zamandır okumayı heyecanla beklediğim bir yazar, belirteyim.

.....

Kalabalıkta dolanırken gördüğüm birkaç kitap daha oldu, İş Bankası Yayınları, Dost ve İletişim'de, ahh alsam mı acaba dediğim. Ama fuar için ayırdığım bütçemi çoktan aşmış olduğum için elim varmadı onlara. Aaa, bu arada YapıKredi Yayınları beni hayal kırıklığına uğrattı, söylemeden edemeyeceğim.

Ve bi de. Metis Yayınlarında, kasada duran görevli. Sana gıcık oluyorum.

Evet, tamam. İç dökme kısmını da tamamladıktan sonra...

Bu arada dönmeye hazırlanırken Haytap'ın standına da bir uğradık. Bir görevli ile konuşup faaliyetleri hakkında bilgi aldım. Hayvan hakları ile ilgili bir yasa tasarısı ilk defa meclisin gündemindeymiş. Tabi şu an gündem çok yoğun olduğu için bir kenara itilmiş durumda ama en azından sıradaki yerini almış. Güzel haber, değil mi? Belki Türkiye'de asıl problemin uygulama kısmında olduğunu gözardı edersek. Neyse. Güzel bir t-shirt aldım ordan da kendime. Bir ara gösteririm belki. Aslında bu yazı için kitapların fotoğrafını çekmiştim, her bölüme ekleyecektim ama doğru bir şekilde eklemeyi bir türlü beceremedim maalesef.


Aslında yazılacak- söylenecek daha çok şey var ama ben çabuk sıkılan bir insanım, maalesef öyleyim. Belki daha sonra birkaç ekleme daha yaparım ama şimdilik hepsi bu sanırım.


Fuar alanından 18-19 sularında ayrıldık. Ellerimizde kitaplar ve yorgun bacaklar ile. Dönüş yolunun uzunluğu yorgunken daha çekilmez oldu. Ama metrobüse ulaştığımızda rahat ettik, oturduğumuz yerden uzattık bacaklarımızı ve daldık camdan hızla geçen hayata.




30. Uluslararası Tüyap Kitap Fuarı Ganimetleri

17 Kasım 2011 Perşembe

Saving İ. Y.

Şu an birine ulaşamamak oyunu bozuyor. Yani birine değil aslında, birilerine. Bu kadar sınırlı olmasa ulaşabildiklerim.

Çünkü çok heyecanlıyım.

Böyleyken herkes görsün, herkes bilsin istiyorum. Herkesle çok eğlenmek istiyorum. Tersine giden şeyleri bile çevirebiliyorum düzüne. Sanki. Öyle bir his. Bence ben kendime durup bakıyorum bazen. Durup bakınca da çok şaşırıyorum. Hala. Dayanma gücü nerden geliyor bilmiyorum, dayanıp üstüne bir de şu an olduğum gibi nasıl oluyorum. Ya belki sürekli bunlardan bahsediyorum ama inan şaşkınlıktan. İnan 22 senedir bilmediğimden, yeni öğrendiğimden. Kendimi. Dayanabildiğim için başıma geliyordur belki. The Dark Knight'ın kapanış sahnesi geldi bunu diyince gözümün önüne. Tamam dünyayı kurtarmıyorum. Ama kendimi kurtarıyorum. Sağlık mevzusunda kötü haberler var. Tamam, kötü demeyelim. Ama işte, beni hayalkırıklığına uğratan. Çok inanmak da iyi değilmiş. Gerçeği biraz daha farklı olan bir şeye en azından. Ama işte iyi ki yaşamışım bunu da. Hayalkırıklığına uğruyorum. Bir densiz çıkıp kötüye gidiyorsun diyor. Ağlıyorum 10-15 dk. Sesli. Hıçkırıklı sümüklü. Sonra mendilimle siliyorum gözlerimi. Sinirleniyorum. Bağırıyorum. Ama sonra sakinleşiyorum hemen. Durup düşünüyorum. Soruyorum. Öğreniyorum. Güveniyorum bir başkasına, söylediklerinin öznelliğini bile bile. Bunu yapmanın zor olduğunu biliyor musun? Belki biliyorsundur. Sonra yine baştan başlıyor her şey. Kendimi bir hastane odasında buluyorum ve bekliyorum. Bekliyorum. Uzunca bekliyorum. Sonra 3 günlük bir rüyaya dalıyorum. Odamda, yalnız. Gözlerimi hiç açmadan. Sakin olmaya çalışıp beklemek de zor mesela. Ama öyle ve böyle, öyle de böyle de kalanlarla hayatıma devam ediyorum. Kalanları yok saymaya çalışarak bazen. İnkar edip tek başıma dışarı çıkıyorum. Merdivenlere tırmanırken her adımımda ses geliyor. Bilerek yapıyorum.

O sesi duymak istiyorum.

Stuff

Global Köy

Musa dağlardan çıkıp geldi.

Koltuğunun altında, dağların tepelerinden bile yukarıda olanın yazdırdığı, kendisinin de granite kazıdığı kuralları taşıyordu. Musa sadece bir ulaktı, halk -populus - ise alıcı... Çok sonra İsa ve Muhammed de aynı ilkelere göre davrandılar. Bunlar, "piramitsel adalet"in klasik örnekleridir.

Ve sonra başka bir tablo:

Çeşme başında, kuyu ağzında ya da nehir boyundaki doğal buluşma yerlerinde toplanan kadınlar... Su alınır, çamaşır yıkanır ve enformasyon ve fikir alışverişi yapılır. Konuşmaların başlangıç noktası genellikle somut eylemler, somut durumlar olacaktır. Bunlar "tarif edilir", geçmişte ve başka yerde vuku bulan benzerleriyle "kıyaslanır" ve yanlış - doğru, güzel- çirkin, güçlü-zayıf diye değerlendirilir. Vuku bulan olaylara ilişkin ortak bir anlayış her zaman olmasa da yavaş yavaş ortaya çıkabilir.

Bu, normların yaratılma sürecidir.
Bu, "eşitlikçi adalet"in klasik örneğidir...

Çeşme başı artık yok.
Bir süre öncesine kadar, modernleştirilmiş ülkelerde, kirli çamaşırlarımızla gelip temizleriyle çıktığımız; jetonla işleyen otomatik çamaşır makinelerinin olduğu küçük dükkanlarımız vardı. Çamaşırlar yıkanırken bazı kısa konuşmalar oluyordu. Artık bu makineler de kalmadı... Büyük alışveriş merkezleri insanlara karşılaşma fırsatı verebilirdi; ama genellikle onlar da dikey adalet yaratamayacak kadar genişler. Tanıdık yüzlere rastlayamayacağımız kadar büyük ve davranış standartları oluşturmak için gerekli muhabbetleri sürdüremeyeceğimiz kadar telaşlı ve kalabalıklar...

14 Kasım 2011 Pazartesi

DASEIN

“When I heard the sound of the bell ringing, there was no bell, and there was no I — there was only the ringing.”