Geleceğim, bekle dedi,
Gitti.
Ben beklemedim.
O da gelmedi.
Ölüm gibi bir şey oldu;
Ama kimse ölmedi.
23 Aralık 2011 Cuma
10 Aralık 2011 Cumartesi
Share Some Greased Tea With Me
Kış geliyor.
Morrisey'in Everyday is like sunday'i kulağımda nedense.
Everyday is like sunday,
Everyday is silent and grey.
Sorgu
Gördüğüm her yerde o. Nereye baksam karşımda. Duraktayken beraber otobüs beklediğim kadının alnında, yürürken göz göze geldiğim adamın bakışlarında, sokakta dolaşan kedinin ahesteliğinde.
Her yerde.
Bir şey arıyorum,
Tek bir şey.
Kafamda dönüp duran, gülümsememin altını dolduramamamın sebebine, kaşlarımı çatarak yüzleşip, omuzlarından tutup sertçe al işte, bu... bu yüzden... diyebileceğim tek bir şey. Beni mahçup etmeyecek tek bir cevap arıyorum, başka herhangi bir soruya neden olamayacak kadar net ve açık. Tek bir cevap. Bütün yüzlerde ve bütün hayatlarda. Beni çevreleyen her şeyde. Çevrelendiğim uzak yerlerde. Aynı cümleyle dönen koca dünyaya verebileceğim tek bir cevap. O yüzlerde etiketinden arınmış, başka olmuş, belki de burdan çoktan gitmiş tek bir şeyin izi.
O işte.
Her yerde.
Bir şey arıyorum,
Tek bir şey.
Kafamda dönüp duran, gülümsememin altını dolduramamamın sebebine, kaşlarımı çatarak yüzleşip, omuzlarından tutup sertçe al işte, bu... bu yüzden... diyebileceğim tek bir şey. Beni mahçup etmeyecek tek bir cevap arıyorum, başka herhangi bir soruya neden olamayacak kadar net ve açık. Tek bir cevap. Bütün yüzlerde ve bütün hayatlarda. Beni çevreleyen her şeyde. Çevrelendiğim uzak yerlerde. Aynı cümleyle dönen koca dünyaya verebileceğim tek bir cevap. O yüzlerde etiketinden arınmış, başka olmuş, belki de burdan çoktan gitmiş tek bir şeyin izi.
O işte.
28 Kasım 2011 Pazartesi
Ayrıntılar
O yüzden bu konuda biraz çok konuşacağım.
19 Kasım günü, "başımda bir büyüğüm bulunsun" düsturundan hareketle yanıma abla kişisini de alıp tüyap şehrine ulaşmak üzere yollara düştüm. Tüyap şehri diyorum çünkü merkezi bir semtte oturan biri olarak, benim için bile çok uzak bir mesafe sonucu ulaşabildiğim bir yer oldu ve etrafında fuar alanı dışında kayda değer herhangi bir şey bulamadım kısa süren bir gözlem sonucunda. O yüzden, orası benim için artık tüyap şehri. Herneyse. Ulaşımı merak edenler için, güzergahımız Mecidiyeköy'den metrobüs, Avcılar metrobüs durağından da bizleri tüyap'a götürmek üzere programlanmış, dur durak bilmeyen otobüs- servisler ile tüyap fuar alanına varış şeklinde oldu. Trafik yoğunluğu, otobüs içi kusan yolcu olayları derken hali hazırda uzun olan yolculuk, ekstra uzun ve hoşnutsuz olarak devam etti. Hanım kızlarımızın midelerinin özellikle çok hassas olması söz konusu olunca, otobüste dalga dalga yayılan bir kusmuk patlaması olacağını bekledim ben bir süre için ama sonra "ayy aşkımm çok midem bulandıı" diyen kızlarımızın yolculuklarına normal mide faaliyetleri ile devam ettiğini görünce bunun sadece "hanım kız" sıfatını taşımaktan kaynaklanan bir cümle olduğunu kavrayarak otobüsten inerken tepkimi, kusmuklu taraftan kimsenin inmeyi tercih etmemesi üzerine bomboş kalan bir kapıdan sırıtarak inerek gösterdim. Beni destekleyen birtakım kişiler de peşimden beni desteklediklerini belirten birkaç cümle ile aynı kapıdan çıkış yaptılar. Ve işte tüm bu etkisel-tepkisel süreçlerden sonra -zaman kavramı konusunda gerçekten kötü olduğum için- "belli" bir süre sonra fuar alanına vardık. Hangi kapıdan giriş yapmamız konusunda danıştığımız bir kişinin yönlendirmesi sonucunda, muhteşem bir resim sergisinin koridorlarından geçerek kitap fuarı kısmına ulaştık.
Fuarın, son günleri olmasının üzerine bir de haftasonu olması eklenince karşılaştığımız kalabalık, aslında pek de şaşırtıcı olmadı. Yine de daha az sıcak bir ortamda ve daha az kalabalık bir günde gönlümce gezmeyi tercih ederdim elbette. Bu iki etken dışında hoşnutsuz olabileceğim pek bir şey yoktu. Çünkü işte yani her yer kitap.
Gitmeden önce aklımda bir alınacaklar listesi yoktu. Geçen gün bir arkadaşım ile de bu konuyu konuşuyorduk. Alacağım kitaplar belli olunca sinirlerim bozuluyor benim. Yeni bir şey alma ihtimali ortadan kalkınca işin bütün heyecanı ve sürprizi kaçıyor bence. O yüzden öylece, elimi kolumu sallayarak gezdim birer birer holleri. Sevdiğim belli başlı birkaç yayınevi var, onlara öncelik verdim. İlk baktığım stand, Bilgi Üniversitesi Yayınlarına aitti. Okulda da sıkça başvurulan, "Gülten Kazgan kitaplarını basan yayınevi" olarak bildiğim bu yayınevinden 5 adet kitap ile ayrıldım.
Bunlar;
Bir Kimlik Peşinde Türkiye - Feroz Ahmad
Küreselleşme, Kriz ve Türkiye'de NeoLiberal Dönüşüm - Derleyenler: Nergis Mütevellioğlu, Sinan Sönmez
Devlet - Gıanfranco POGGI
Refah Toplumunda Getto -Sema Erder
Tanzimat'tan 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi - Gülten Kazgan
oldu.
Feroz Ahmad, çoğumuzun bildiği bir isim. Türkiye ve Osmanlı İmparatorluğu tarihi ile ilgili güvenilir bir kaynak. Bir Kimlik Peşinde Türkiye ise Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşundan, 2006 yılının Türkiye'sine uzanan sürecin bir özeti denilebilir. Yazarın kullandığı yalın dil, okumayı kolaylaştıran bir etken olmuş. Benim de aldığım kitaplar arasında okuduğum ilk kitap bu oldu. Kitabın arkasında geniş çaplı, oldukça güzel bir kronoloji de mevcut bu arada. - 1071-2006- Okunmasını şiddetle tavsiye ederim.
Tanzimat'tan 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi için ise söylenecek çok söz yok aslında. Müthiş bir kaynak, ayrıntılı bir inceleme. Ama sanırım okumak için az-biraz ekonomi bilgisi gerekiyor. Terimler, bazı konu başlıkları ancak bu şekilde anlamlı olabiliyor çünkü. Bu da, Feroz Ahmad'dan sonra okumak için seçtiğim ikinci kitap oldu.
Bu yayınevinden aldığım diğer kitapları henüz okumadım ama aldığım bütün kitaplar özel olarak ilgilendiğim temel konu olan küreselleşme etrafında konumlanıyor. Birbirinin tamamlayıcısı olacaklarını ya da aynı konuya farklı bakış açısı getireceklerini umduğum için seçtiğim kitaplar.
Diğer kitaplar ile ilgili okudukça yorum yapmam daha doğru olacak sanırım.
Dolayısıyla uğradığım bir diğer yayınevine geçebiliriz şimdilik. Metis Yayınevi, beni kitap kapakları ile deli eden bir yayınevi. Okumayacağım varsa da durduk yerde kitaplarını raftan alıp bakmadan edemiyorum bazen.
Bu yayınevinden aldığım kitaplara gelecek olursak;
Tutkular ve Çıkarlar - Albert O. Hirschman
Yasa Koyucular İle Yorumcular - Zygmunt Bauman
Bildiğimiz Dünyanın Sonu - Immanuel Wallerstein
Tarihsel Kapitalizm - Immanuel Wallerstein
Dünya Düzeni : Eskisi Yenisi - Noam Chomsky
Postmodernliğin Durumu - David Harvey
Gülten Kazgan'dan sonra elime aldığım diğer kitap Postmodernliğin Durumu oldu. Modern toplumlar, liberalleşmenin bir nevi sosyal yapıdaki etkisi diye tanımlanabilir sanırım kabaca. Postmodernizm süreci ise oldukça karmaşık bir yapıya sahip olup Modernizmin bir eleştirisi mi, bir parçası mı, reddi mi dolaylarında tartışmaların hala sürdüğü bir kavram. Dolayısıyla benim için, bütünü, tüm yönleriyle kavramak açısından Modernizm - Postmodernizm kavramları önem taşıyor. Bu kitabı alış amacım da bütünün bu parçasını benim için anlamlı hale getirecek kaynaklara ihtiyaç duymam oldu. Okumaya yeni başladığım bu kitabın, oldukça "yoğun" olduğunu söyleyebilirim. İçinde barındırdığı referanslar ile yeni bir kütüphane kurulabilir sanırım. Kitap okurken önemsediğim bir konu aslında bu. Mesela Feroz Ahmad'ın kitabının her bölümü için, bölüm sonunda ayrılmış bir "okuma önerileri" kısmı bulunuyor. Bir kitabın, içeriği doğrultusunda yeni kapı açması ve yönlendirmesi güzel.
David Harvey dışında Metis yayınlarının da diğer kitapları beklemede benim için. Ama Zygmunt Bauman'ı gözüm kapalı tavsiye edebilirim. Daha önce de kitaplarını okuduğum bir yazar. Pek severim.
Gelelim son yayınevine. Ayrıntı Yayınları. Kitaplar hakkında bir şeyler yazmadan önce şunu belirtmek isterim ki fuara özel %30 indirimi ile en fazla indirim yapan yayınevi - gördüğüm kadarıyla- ayrıntı yayınevi oldu. Ayrıca kitaplarımı alırken kasada duran görevli, ben talep etmeden 2TL'lik bir indirim daha yaptı. Ve yine ben söylemeden bütün ayraç çeşitlerinden birer tane seçip bana verdi. Poşetimi aldığımda kitapların yanında kıvrılmış bir poster de beni bekliyordu. Bunun gibi minik hediyeleri çok seviyorum. O yüzden Ayrıntı'nın yeri ayrı bende. :)
Ayrıntı'dan aldığım kitaplar;
Karakter Aşınması - Richard Sennett
Küreselleşme ve Kültür - John Tomlison
Modernlik ve Müphemlik - Zygmunt Bauman
Marx'ın Hayaletleri - Jacques Derrida
Kötülüğün Şeffaflığı - Jean Baudrillard
oldu.
Ve henüz, herhangi birini okumadım. Ama Derrida, uzun zamandır okumayı heyecanla beklediğim bir yazar, belirteyim.
.....
Kalabalıkta dolanırken gördüğüm birkaç kitap daha oldu, İş Bankası Yayınları, Dost ve İletişim'de, ahh alsam mı acaba dediğim. Ama fuar için ayırdığım bütçemi çoktan aşmış olduğum için elim varmadı onlara. Aaa, bu arada YapıKredi Yayınları beni hayal kırıklığına uğrattı, söylemeden edemeyeceğim.
Ve bi de. Metis Yayınlarında, kasada duran görevli. Sana gıcık oluyorum.
Evet, tamam. İç dökme kısmını da tamamladıktan sonra...
Bu arada dönmeye hazırlanırken Haytap'ın standına da bir uğradık. Bir görevli ile konuşup faaliyetleri hakkında bilgi aldım. Hayvan hakları ile ilgili bir yasa tasarısı ilk defa meclisin gündemindeymiş. Tabi şu an gündem çok yoğun olduğu için bir kenara itilmiş durumda ama en azından sıradaki yerini almış. Güzel haber, değil mi? Belki Türkiye'de asıl problemin uygulama kısmında olduğunu gözardı edersek. Neyse. Güzel bir t-shirt aldım ordan da kendime. Bir ara gösteririm belki. Aslında bu yazı için kitapların fotoğrafını çekmiştim, her bölüme ekleyecektim ama doğru bir şekilde eklemeyi bir türlü beceremedim maalesef.
Aslında yazılacak- söylenecek daha çok şey var ama ben çabuk sıkılan bir insanım, maalesef öyleyim. Belki daha sonra birkaç ekleme daha yaparım ama şimdilik hepsi bu sanırım.
Fuar alanından 18-19 sularında ayrıldık. Ellerimizde kitaplar ve yorgun bacaklar ile. Dönüş yolunun uzunluğu yorgunken daha çekilmez oldu. Ama metrobüse ulaştığımızda rahat ettik, oturduğumuz yerden uzattık bacaklarımızı ve daldık camdan hızla geçen hayata.
17 Kasım 2011 Perşembe
Saving İ. Y.
Şu an birine ulaşamamak oyunu bozuyor. Yani birine değil aslında, birilerine. Bu kadar sınırlı olmasa ulaşabildiklerim.
Çünkü çok heyecanlıyım.
Böyleyken herkes görsün, herkes bilsin istiyorum. Herkesle çok eğlenmek istiyorum. Tersine giden şeyleri bile çevirebiliyorum düzüne. Sanki. Öyle bir his. Bence ben kendime durup bakıyorum bazen. Durup bakınca da çok şaşırıyorum. Hala. Dayanma gücü nerden geliyor bilmiyorum, dayanıp üstüne bir de şu an olduğum gibi nasıl oluyorum. Ya belki sürekli bunlardan bahsediyorum ama inan şaşkınlıktan. İnan 22 senedir bilmediğimden, yeni öğrendiğimden. Kendimi. Dayanabildiğim için başıma geliyordur belki. The Dark Knight'ın kapanış sahnesi geldi bunu diyince gözümün önüne. Tamam dünyayı kurtarmıyorum. Ama kendimi kurtarıyorum. Sağlık mevzusunda kötü haberler var. Tamam, kötü demeyelim. Ama işte, beni hayalkırıklığına uğratan. Çok inanmak da iyi değilmiş. Gerçeği biraz daha farklı olan bir şeye en azından. Ama işte iyi ki yaşamışım bunu da. Hayalkırıklığına uğruyorum. Bir densiz çıkıp kötüye gidiyorsun diyor. Ağlıyorum 10-15 dk. Sesli. Hıçkırıklı sümüklü. Sonra mendilimle siliyorum gözlerimi. Sinirleniyorum. Bağırıyorum. Ama sonra sakinleşiyorum hemen. Durup düşünüyorum. Soruyorum. Öğreniyorum. Güveniyorum bir başkasına, söylediklerinin öznelliğini bile bile. Bunu yapmanın zor olduğunu biliyor musun? Belki biliyorsundur. Sonra yine baştan başlıyor her şey. Kendimi bir hastane odasında buluyorum ve bekliyorum. Bekliyorum. Uzunca bekliyorum. Sonra 3 günlük bir rüyaya dalıyorum. Odamda, yalnız. Gözlerimi hiç açmadan. Sakin olmaya çalışıp beklemek de zor mesela. Ama öyle ve böyle, öyle de böyle de kalanlarla hayatıma devam ediyorum. Kalanları yok saymaya çalışarak bazen. İnkar edip tek başıma dışarı çıkıyorum. Merdivenlere tırmanırken her adımımda ses geliyor. Bilerek yapıyorum.
O sesi duymak istiyorum.
O sesi duymak istiyorum.
Global Köy
Musa dağlardan çıkıp geldi.
Koltuğunun altında, dağların tepelerinden bile yukarıda olanın yazdırdığı, kendisinin de granite kazıdığı kuralları taşıyordu. Musa sadece bir ulaktı, halk -populus - ise alıcı... Çok sonra İsa ve Muhammed de aynı ilkelere göre davrandılar. Bunlar, "piramitsel adalet"in klasik örnekleridir.
Ve sonra başka bir tablo:
Çeşme başında, kuyu ağzında ya da nehir boyundaki doğal buluşma yerlerinde toplanan kadınlar... Su alınır, çamaşır yıkanır ve enformasyon ve fikir alışverişi yapılır. Konuşmaların başlangıç noktası genellikle somut eylemler, somut durumlar olacaktır. Bunlar "tarif edilir", geçmişte ve başka yerde vuku bulan benzerleriyle "kıyaslanır" ve yanlış - doğru, güzel- çirkin, güçlü-zayıf diye değerlendirilir. Vuku bulan olaylara ilişkin ortak bir anlayış her zaman olmasa da yavaş yavaş ortaya çıkabilir.
Bu, normların yaratılma sürecidir.
Bu, "eşitlikçi adalet"in klasik örneğidir...
Çeşme başı artık yok.
Bir süre öncesine kadar, modernleştirilmiş ülkelerde, kirli çamaşırlarımızla gelip temizleriyle çıktığımız; jetonla işleyen otomatik çamaşır makinelerinin olduğu küçük dükkanlarımız vardı. Çamaşırlar yıkanırken bazı kısa konuşmalar oluyordu. Artık bu makineler de kalmadı... Büyük alışveriş merkezleri insanlara karşılaşma fırsatı verebilirdi; ama genellikle onlar da dikey adalet yaratamayacak kadar genişler. Tanıdık yüzlere rastlayamayacağımız kadar büyük ve davranış standartları oluşturmak için gerekli muhabbetleri sürdüremeyeceğimiz kadar telaşlı ve kalabalıklar...
14 Kasım 2011 Pazartesi
DASEIN
“When I heard the sound of the bell ringing, there was no bell, and there was no I — there was only the ringing.”
31 Ekim 2011 Pazartesi
Dont Blame Your Daughter
Şarkı sözleri konusunda iyi değilim. İyi müzik de yapamam. Yeni bir şey hayal edemem sil baştan, gördüğümü genişletebilirim sadece. Bazen de böyle tıkanırım hatta hayatta. Hem sadece mecaz da değil, yürürken kalakalırım önümde yürümesini izlediğim kişi durursa eğer. Yönlendirilmemiş, hayat tarafından herhangi bir emir verilmemiş, nöronları da çok iyi çalışmayan biri olarak mesajsız kalarak. Dinlediğim müziğin de büyüsü bittiyse eğer, bıraktıysa bir şeyler anlatmaya çalışan kadın konuşmayı, işte tam da şu an olduğum gibi olurum ben. Bana verilen elmaslara karşı, küçükken bana verilmiş oyuncaklara davrandığım kadar gaddar davranırım. Bir çocuk için bir oyuncağın hayalden başka ne anlamı olabilir? Ve bir hayalin, bir buluttan farkı nedir?
12 Ekim 2011 Çarşamba
28 Eylül 2011 Çarşamba
26 Eylül 2011 Pazartesi
16 Eylül 2011 Cuma
Yaşamın, beklediğinin gelmemesi - ki, işte ; senin de, gelmeyeceğini bildiğini beklemen olacak.
15 Eylül 2011 Perşembe
Yine De

Belki de böyle olması gerekiyordur.
Ben sansam da, çok farklıymış bak büyümek, ne değişik büyüdüm, başıma neler de geldi, kimse bilmez....
Ve bunlar gerçekten somut şeyler de olsalar.... yani işin içinden çıkamayan, kendi kendini sarmalayan bir çocuk olmasa mesela ortada, cidden o çocuğun başına türlü türlü işler gelmiş olsa... hem kendinden çıkamamış olsa, hem çık ordan diyen ses de dolansa boynuna...
Yine de.
Yine de çok farklı değil.
Çok farklı değil.
Görsel : http://signalite.deviantart.com/#/d4412e7,
4 Ağustos 2011 Perşembe
Keyword, Please.
Hayat çok ilginç.
Bu, " hayat çok ilginç" temali kaçıncı yazım bilmem. Demek ki değişkenlik gösterip her seferinde şaşırtan bir yapısı var. Benim de ne kadar ilginç huylarım var bilemezsin. Ve ne kadar sıradan korkularım... Kafam karıştı biraz. Ama çocukluğumdaki gibi değil. Bir adım ötede. Hiç parça yoktu çocukken birleştirecek, şimdi her an yeni bir parça ekliyorum. Her anım ya eski bir parçayı yanlış yorumlayıp bütünün dengesini bozarak ya da yepyeni bir parça bularak geçiyor.
Ama sorun yok, değil mi?
Çünkü hayat karmaşık ilerler.
Öz, kaostan gelir.
Ama şu da keşfedilmiş bir parça ki akış yönünde ilerlemenin iki yolu var. Sürüklenmek ya da adım atmak. Ben, az önce bahsettiğim parçaları birleştirerek oluşturduğum ve doğruluğuna inandığım büyüklü küçüklü adacıkların üzerine "güven" damgasını yapıştırarak, onların üzerine basarak ilerliyorum. Eğer böyle küçük adacıkların yoksa, her şey anlamsız, kopuk parçalardan ibaretse o zaman üstüne basabileceğin bir şey bulamazsın.
Şükür ki benim adacıklarım var.
Ama denizlerin kirlilik seviyelerine göre değiştirilebilen mavi bayraklar gibi güven damgasını bazen geri alabiliyorum. Ve bunu yaparken nereye basıyor olduğum aklıma bile gelmiyor. Adım atmış dururken öylece karşıma bakıyorum. Hayır, yanlış... dediğim an, üstünde durabileceğim bir şey kalmıyor. Burda tuhaf bir dürüstlük var. "Ne olursa olsun" dürüstlüğü bu. Katı. Taş gibi. Rasyonel. Duygusal hiçbir yanı yok ve plan yapmaktan da aciz. Sadece o an, orda olan sert gerçeklik söz konusu.
Evet, insan bazen kendine böyle şeyler yapar.
Çünkü "kendim" denilen şey, kendin zannettiğin şeyin farkına bile varamayacağı kadar derin bir uçurum.
Bunu bilen insanlar kendilerinden korkar.
Bunu bilen bazı insanlar uçurumun başlangıcına kocaman demir bir kapı yapar ve o kapıyı hiçbir zaman açmaz. Ama bu bazı insanlardan bazılarının bazen o kapıyı yeniden açmaktan başka çaresi kalmaz. Çünkü maddesel varlığı tehlike altında olan tüm canlılar içgüdüsel olarak istisnasız doğanın hep aynı emrine boyun eğer :
"Hayatta kal."
.......
Ayağımın altı boşlukta. Bu his hoşuma gitmiyor. Çabalarımsa bana yeni, apayrı, bambaşka puzzle parçaları olarak geri dönüyor. Gittikçe- arttıkça parçalar, birleştirmek, birleştirdiğimin doğruluğundan emin olmak da bir o kadar zorlaşıyor.
Bana o kapıyı açmaktan başka çare kalmadı.
Hayatta kalmalıyım.
Ama anahtarlarım nerede?
22 Temmuz 2011 Cuma
Aklımda
görünce belki anlarsın.gözlerine bakınca kesin anlarsın.gülüşü.kısar gözlerini.bakmışsın parlıyor.görünce.birden.ne yapsan boş.
20 Temmuz 2011 Çarşamba
Prednol 1000 mg
Merhaba.
Bugün ilginç bir gündü. Aslında, sanırım, sıradanlığa yol alarak hala devam eden ilginç bir gün. Neyse.
Ben bugün aylık rutinimi yerine getirmek üzere uzun süredir müdavimi olduğum bir özel hastaneye gittim. Temiz, ferah ortam, sevdiğim bir hemşire... Her şey her zamanki gibi, normal, ne güzel... diye düşünmek iğneden tiksinen bünyemi, bir damar girişi açılmasına daha katlanabilmesi için pek motive etmedi maalesef. Biraz gergin, biraz tedirgin yatağımda uzanıp refakatçimle hemşiremi beklemeye başladık. Son 4 aydır olan sıkı birlikteliğimiz neticesinde adımı sonunda öğrenmeyi başaran hemşire kişisi - güler hanım - isminin de verdiği motivasyonla gülümseyerek yanıma geldi, kısa bir hal hatır sorma seansından sonra da - ne yazık ki - sadede gelindi. Elimin üzerinden bir damar girişi açıldı, derdimin dermanı ilacım serum eşliğinde damarıma zerk edilmeye başlandı. Başta her şey normaldi. Kolumda iğne olması fikrine alışma aşamasıydı, acıyordu biraz ama geçerdi. Ama sonra beklenmedik bi şey oldu ve benim güzel alerjik bünyem ilaca tepki gösterdi. İlaç dediğim şey, yüksek dozda kortizon - kısaca kortiş - olunca hastanede bir panik havası oldu. Ve resmen sevgili okur, o an orda ben, hastane çalışanlarının aklından geçen, "hastaya bir şey olursa üzerimize kalmasın" düşüncesini büyük puntolarla hastanenin her yanında gördüm. Sağolsunlar, var olsunlar. Kortizonu kesip beni çok sevgili çapa tıp fakultesine yollamaya yeltendiler. İtiraz etmedim. Refakatçim ile beraber bir taksiye atlayıp mecidiyeköyden çapa yollarına vurduk kendimizi. İçimizden "sıra-kuyruk- yetersiz ilgi - öf" diye söylenerek. Neyse efendim, yarım saatlik bir yolculuğun ardından hastaneye ulaştık. Nöroloji departmanına ulaştığımızda ise ilk işimiz kayıt yaptırmak, sonrasında bir doktor ile görüşmek oldu. En son gittiğimde harabe halinde olan nöroloji katının yenilendiğini gördüm bu arada, hala havasız da olsa ortak bekleme salonunun artık bir kliması olması sevindirici. Herneyse, görüştüğümüz doktora derdimizi anlattık. Bize ilk söylediği şey, iğnenin yanlış yerden takılmış olduğuydu. Şikayetlerimin bundan kaynaklı olabileceğini söyledi. Alerjik durumun tehlikeli boyutunda olmadığımızı, ilk 5 dakika içinde ölmediğimi, hala hayatta olduğumu kanıt göstererek anlattı. Ama yine de önlem alınması zorunlu bir durumda olduğumu ve ilacın bi an önce kesilmesinin mantıklı bir karar olduğunu vs vs vs... de ekledi. Ve ilaçlara karşı alerji durumumu öğrenmek amacıyla beni alerji polikliniğine gönderdi. - biliyorum, biliyorum, çok sıkıcı, sana ne bunlardan filan ama ben bunları not etmeliyim. istersen okuma. aslında gerisi daha eğlenceli. gerçekten. biraz daha sabredersen, ehm, neyse - Alerji kliniğine gidiş, gün alış, kortizon almassam ölür müyüm soruları vs... ile hastanede bir saate yakın bir zaman geçirdikten sonra, üstüne para verip kötü hizmet aldığım özel - parayı alırız, gerisine karışmayız- hastanesi ile alanında uzman, kültür seviyesi yüksek, her soruya geniş kapsamlı açıklamalarla karşılık veren çalışanlarına sahip, devletin ücretsiz hastanesini kıyaslama fırsatı buldum ben de bu arada. Çapa Tıp Fakültesi Eğitim Ve Araştırma Hastanesi - en azından benim muhattap olduğum nöroloji bölümü - sağlam bir hastanedir, iyidir, güzeldir. Bilmeyenlere duyuralım bu arada.
Neyse, hastane çıkışı birkaç aile içi görüşme yapıp iç rahatlatma görevimi de tamamlayınca refakatçimden ayrılıp taksi ile eve dönmek üzere yola koyuldum. Bu sırada yanımda taşıdığım kortişler sıcaktan ısınmaya başlamıştı. Ve bu durum bende biraz paniğe neden oldu. Bu nedenle taksiye bindiğimde ağzımdan çıkan ilk cümle " yanımda sıcaktan etkilenebilen ilaç taşıyorum, klimayı açabilir miyiz acaba" oldu. Alelade sorulmuş bir soruydu aslında bu çünkü hayır açamam gibi bir cevap beklemiyordum. Ama işte, insanın hayatında her şey beklentiler doğrultusunda gerçekleşmiyor. Taksici bana tam da "hayır açamam", "çok yakıyor" dedi. Ama... dedim. İlaç dedim... Dinletemedim. E öyleyse inerim ben bebeyim dedim. -Şaka şaka, bebeyim demedim. Demiş olsaydım bebeğim derdim hem. - Neyse, tamam dedi yolun ortasında indirdi beni kalleş... Arkamdan da daha 2 adım bile gitmemiş olmamıza rağmen " 1,5 lira borcun var" diye bağırdı utanmaz arlanmaz. Gece uyuyamamış olmanın verdiği bitkinlik, kortiş problemi ve sıcak bir olmuş omuzlarımda oturuyorlardı zaten ama bunların üstüne bir de taksici terbiyesizliği eklenince - taksici terbiyesizliği diye bir kavram var, evet- resmen çileden çıktım okurcuğum. "Benim param sende kalır ama senin paran bende kalmaz yiğido" gibi beylik laflar etme isteği içinde olduğum halde 5 karış suratla aman al paranı ne yapacaksan yap sıkıldım havasında bir an önce kendisinden kurtulmak için tam çantamı kavramıştım ki taksinin içinden bir nida yükseldi.
Duyduğum cümle şuydu : " Benn böyleee bir insan değilimmm yaa!! "
Sevgili buyazıyışuanokumaktaolankişi, sana anlattığım şu an, hayatımda yaşadığım en tuhaf anlar top 10 listesine inan bana bir numaradan giriş yaptı. Yolun ortasında adama bakakaldım. - bakakalmak- Benim şaşkınlığım geçmemişken henüz, arabaya geri binmem konusunda ısrar etti. Ben de " senin o güzel hatrın için..." diyip tekrar bindim. Özel hastane faciasından sonra hayat ile ilgili bildiğim ama pratikte çok karşılaşmadığım ikinci bir durumu daha yaşadığımı fark ettim. Taksici resmen, karşımda vicdan muhasebesi yaptı. Kazanacağı para ile bozulabilme ihtimali olan ilaçlarımın tarafları olduğu bu iç kavgayı - sevinerek söylemeliyim ki - ilaçlarım kazandı. Üstüne özür diledi bir de tabi ki. Sonra da ,yaptığım telefon görüşmesinden sanırım, hastalığımla ilgili fikir sahibi olup durumunu anlıyorum mesajı verdi. İki taraflı yelkenler iyice suya indi. Vıcık vıcık oldu böyle. Biraz konuştuktan sonra bana, - işlerinin kesat olduğunu, bu nedenle de canının sıkkın olduğunu öğrendim bu konuşma esnasında - kendi babasını kaybediş hikayesini anlattı biraz. Ve ben kendimi bi anda, 10 dk önce deliler gibi sinirlendiğim, içerlediğim ve üstelik hiç tanımadığım bir adamla dertleşirken buldum. Bu çok güzel bir duygu okurcuk. Evime varmak üzere olmasaydık eğer, resmen kendimi tutamayıp "kenara çek kerata, sarılıcam" diyecektim. Öyle bi güzellik, öyle bir anlaşma, anlama, paylaşma. Ay neyse, romantikleştim yine. Neyse efendim, ne diyordum, öhm... Evimin önüne bıraktı beni, helalleştik. Belli üzülmüş adam, pişman olmuş davranışı için. Birbirimize iyi dileklerde bulunarak yollarımızı ayırdık. Ben de apartmanıma doğru yollandım. Yorgunluktan olsa gerek, 2 katı, merdiven ile çıkmak bile zor geldi. Eve attım kendimi sıcaktan kızarmış yorgun bir suratla. Kapıda kedilerim karşıladı beni. Kuki beylerin kapı açıldığı an apartmana kaçma planları olmadığını bilsem yine gözlerim dolardı herhalde, duygusal olarak hassas olan an, henüz sona ermemişti çünkü.
12 Temmuz 2011 Salı
ÖTEKİ
Midem bulanıyor.
Anlatmamaya çalışarak nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Anlamanı istemiyorum ama bil de istiyorum aynı zamanda. Sez işte. Ama başını büyük bir olgunlukla, hafifçe sallayarak "paylaşıyorum, geçecek" diye düşüneceksen sez. Yoksa görme bile. Ne bileyim git ve bana "kendimi seviyorum" de. Sonra yeri ve zamanı gelince bir bira ile kıyaslandığımda, birayı seç ve git işte. Özne bu değildi, hala değil. O, hikayede en çok payı olan en gereksiz kişi. Durduk yere eleştiren o. Rahatla diyemeyen. Rahattır ama. Hep. Kafanı yeterince karıştırdıysam, yolumu asla bulamayacaksan, gözlerini de bağladıysak... devam edeyim. Çünkü devam etmeliyim. Uyuyamıyorken, düşünüyorken, engel olamıyorken.
Midem bulanıyor.
Keşke nedenini bilmesem. Keşke " bıdı bıdı bıdı.. ve işte hepsi bu, bu kadar" diyebilsem gönül rahatlığıyla. O kadar değildi. Bilmeni isterim. O kadarı, bilmeni istediğim işte. Kalan kısmı bilmeni çok istediğim. Ama işte. Midemi bulandırıyor.
Ne kadar yanlış bir yer. Aslında anlatmak istediğim bu değil. Bu, ben en haşinken... Sakinken daha farklı. Daha düzgün, daha tutarlı ve daha umutlu, daha seven. Murathan Mungan'ın "içselleştirme" dediği şey mi bu. Adam bu sefer haklı değil beyler. Şu an en içimde. En çok burda olan. Sonra tutup öteki geliyor işte. Eğleniyoruz.
Ötekinden de bir cacık olmuyor. Ne kana karışıyor, ne tamamen ayrılıyor. Böyle, askıda. Eğlenmeye hazır.
Aptal.
Öteki ben değil, hayır.
Öteki, ben değilim.
Midem bulanıyor.
18 Mart 2011 Cuma
Yürüme
hiçbir şey aslında göründüğü kadar zor değil.
birçok insana göre şu an zor bir dönemden geçiyorum - sağlık mevzusunda -.
ama ben öyle hissetmiyorum.
ne bileyim, pek çok insana zor gelen formaliteler, yapmam gerekenler, kullanmam gereken ilaçlar, hastanede geçirdiğim süre, kötü ihtimaller, can sıkıcı bekleyişler.
hiç.
içerden her şey farklı. insan alışmaya ne yatkın. saniyeler içinde kabullenme süreci başlayabiliyor bazen.
çünkü her zaman olduğu gibi ;
beni "yoklayan" bu şey, "ben burdayım" diyen bu şey, hastalıktan öte sanırım. hatta tam olarak hastalık olduğuna bile emin değilim, bilim camiasının yalancısıyım. bana ben burdayım diyen şeyin, orda olduğunu hiç öğrenmeseydim eğer diye düşünüyorum da... korkutucu geliyor. sanırım o zaman, yumruklarımın olduğunu hiç fark etmeyecektim, bir şeyi alt edebilme gücüne sahip olduğumu bilemeyecektim. uysal kedi hayatıma devam edip içimde çırpınan yeleliyi canından bezdirmeye devam edecektim. yaklaşık 2 aydır bir savaşın ortasındayım. yani o kadar imalı ki aksini düşünmek çok zor. savaşım, vücuduma dışarıdan giren bir şeye karşı değil, kendime karşı. içimde beni savunacak yegane varlığa karşı. raydan çıkması muhtemel oda sıcaklığındaki hayatımın pencerelerinden patlak veren sel gibi. ilk aşamada huzursuz eden, lanet ettiren, sonrasında daha güzel ve sağlam bir eve taşınmana neden olan. şu an taşınma sürecim yeni başladı. sanırım önce felaketten bana kalanları toplayıp hazır etmeliyim, burası biraz pis ve karışık. meşakatli olacak ama ben burdayım. alabildiğim her şeyi alana kadar da burda kalmaya devam edeceğim.
sonra,
gidecek çok güzel bir yer biliyorum.
birçok insana göre şu an zor bir dönemden geçiyorum - sağlık mevzusunda -.
ama ben öyle hissetmiyorum.
ne bileyim, pek çok insana zor gelen formaliteler, yapmam gerekenler, kullanmam gereken ilaçlar, hastanede geçirdiğim süre, kötü ihtimaller, can sıkıcı bekleyişler.
hiç.
içerden her şey farklı. insan alışmaya ne yatkın. saniyeler içinde kabullenme süreci başlayabiliyor bazen.
çünkü her zaman olduğu gibi ;
Life has a funny way of helping you out.
beni "yoklayan" bu şey, "ben burdayım" diyen bu şey, hastalıktan öte sanırım. hatta tam olarak hastalık olduğuna bile emin değilim, bilim camiasının yalancısıyım. bana ben burdayım diyen şeyin, orda olduğunu hiç öğrenmeseydim eğer diye düşünüyorum da... korkutucu geliyor. sanırım o zaman, yumruklarımın olduğunu hiç fark etmeyecektim, bir şeyi alt edebilme gücüne sahip olduğumu bilemeyecektim. uysal kedi hayatıma devam edip içimde çırpınan yeleliyi canından bezdirmeye devam edecektim. yaklaşık 2 aydır bir savaşın ortasındayım. yani o kadar imalı ki aksini düşünmek çok zor. savaşım, vücuduma dışarıdan giren bir şeye karşı değil, kendime karşı. içimde beni savunacak yegane varlığa karşı. raydan çıkması muhtemel oda sıcaklığındaki hayatımın pencerelerinden patlak veren sel gibi. ilk aşamada huzursuz eden, lanet ettiren, sonrasında daha güzel ve sağlam bir eve taşınmana neden olan. şu an taşınma sürecim yeni başladı. sanırım önce felaketten bana kalanları toplayıp hazır etmeliyim, burası biraz pis ve karışık. meşakatli olacak ama ben burdayım. alabildiğim her şeyi alana kadar da burda kalmaya devam edeceğim.
sonra,
gidecek çok güzel bir yer biliyorum.
8 Şubat 2011 Salı
25 Ocak 2011 Salı
the speed of pain
they slit our throats like we were flowers
and our milk has been devoured
when you want it, it goes away too fast
when you hate it, it always seems to last
but just remember, when you think you're free
the crack inside your fucking heart is me
i wanna outrace the speed of pain for another day
i wish i could sleep, but i can't lay on my back
because there's a knife for everyday that i've known you
when you want it, it goes away too fast
when you hate it, it always seems to last
but just remember when you think you're free
the crack inside your fucking heart is me
i wanna outrace the speed of pain for another day
lie to me, cry to me, give to me
i would lie with me, die with me, give to me
i would keep all your secrets
wrapped in dead hair
i hope at least we die holding hands for always.
and our milk has been devoured
when you want it, it goes away too fast
when you hate it, it always seems to last
but just remember, when you think you're free
the crack inside your fucking heart is me
i wanna outrace the speed of pain for another day
i wish i could sleep, but i can't lay on my back
because there's a knife for everyday that i've known you
when you want it, it goes away too fast
when you hate it, it always seems to last
but just remember when you think you're free
the crack inside your fucking heart is me
i wanna outrace the speed of pain for another day
lie to me, cry to me, give to me
i would lie with me, die with me, give to me
i would keep all your secrets
wrapped in dead hair
i hope at least we die holding hands for always.
14 Ocak 2011 Cuma
Matrix
Ben ameliyat oldum.
Çok ciddi bir operasyon değildi ama ilk defa yaptığım milyonlarca şeyi anlatma ihtiyacı içindeyim.
Ve işte, başlıyorum...
Teşhis 12 Ocak 2011 tarihinde kondu ve 13 Ocak 2011'de 11:15'te ameliyata alındım. Daha önce ameliyathanenin kıyısından bile geçecek bir rahatsızlığım olmamıştı ve bu nedenle biraz gergindim. Her şey o kadar hızlı ilerledi ki... Bir gün önce, amaaann önemli bir şey değildir zaten'lerle gittiğim doktor odasından çıktım ve bir gün sonra ameliyathane öncesi bana ayırılan odada, o popoyu açıkta bırakan ameliyat giysisini giyerken buldum kendimi. Ve son dakikaya kadar içimden " in a world without justice, one girl..." ile başlayan kahramanlık hikayeleri hayal ederek geçirdim. Ameliyathaneden çıkarken herkes beni alkışlayacaktı filan... E öyle olmadı tabi. Sol koluma bana enjekte edecekleri çeşitli kimyasallar için bir damar girişi açıldı - iğrenç - . Ve ondan sonra bir düzine kişisel soruyu, karşıma çıkmış alelade bir insana anlatmak durumunda kaldım. Sanki bir gün önce doktoruma aynı şeyi yapmamışım gibi... Bu çok garip bir duygu. Özellikle daha önce böyle bir şey yaşamamış biri için. Şu an doktoruma ve hemşireme hayatımdaki çoğu insandan daha yakın hissediyorum yani çünkü, her şeyimi biliyorlar. Neyse efendim... Bütün bu, rahatsız edici değil ama... nasıl desem, tuhaf prosedürlerden sonra sabah bir bardak su içmemin yarattığı küçük çapta anestezistsel krizin de çözülmesi ile elimi kolumu sallayarak ameliyathane denilen tüplü, serumlu, kimyasallı yere ulaştım. Olayın ciddiyetini kavramamı sağlayan bu görüntü karşısında biraz paniklemediğimi söyleyemeyeceğim. Anestezistimin sorduğu herhangi bir hastalığın var mı vs... türü sorulara cevap olarak, geçtiğimiz günlerde yaşadığım basit bir baş dönmesine kadar oldukça detaylı bir açıklama sundum ve cümlelerimi, "şimdi ben ameliyat sırasında nefes alamassam mesela, siz burdan görürsünüz di mi" sorusu eşliğinde bitirdim. Anestezi uzmanı birkaç rahatlatan cümleden sonra elimi sıvazlayıp "ben burdayım" mesajı ile narkoz denilen, insana hayatı en çok sorgulatacak şeyi aciz vücuduma kolumdaki damar yolu ile nakşetti. Çok tuhaf bir his.... Nasıl desem... Ben o sıvının kolumdaki damardan boynuma gelişini, ordan bir anda kafamdaki tüm damarlara yayılışını hissettim. Sanki Matrix'e ışınlanıyormuşum gibi bir histi. Öyle oluyordu ya, ahizeyi kaldırınca bütün vücutları yavaşça kayboluyordu... Resmen öyle bir histi ve resmen öyle olmadığına da hiçbir güç beni inandıramaz. Neyse, işte doktorumun sorduğu klasik "hangi okuldaydın sen", "hmm, çok geçerli bir bölüm" sohbetimizden sonra gözlerimden birinin havaya, birinin toprağa baktığı o an anestezi uzmanına dönüp yılışık bir şekilde " senin adıınnn neeeğğ" deyişim ile gözlerim tamamen kapandı. Gerisinde hiçbir şey yok, diyemeyeceğim çünkü uyandırıldığım ilk dakika çok güzel bir şey hatırladığıma eminim. Zaten anestezistim " ee irem nasıl bir duyguymuş narkoz" diye sorduğunda "güzeğll, yinee yapıııın" cevabımın başka bir açıklaması olacağını sanmıyorum. Neyse işte efendim, bu cevabım ile birlikte yürüyen yatağımla odama getirildim. Bu esnada hala daha "güzeğll" demeye devam etmişim. Bu kısımlar çok net değil, hemşiremin ve annemin aktardığı kadarına güvenebiliyorum. Odama getirildikten sonrasını pek anlatmaya niyetli değilim. Biraz acı çektim çünkü. Ağlayıp zırladım. - çok acıyormuş be - 2 ağrı kesiciden sonra 3 saat içinde biraz daha iyi hissetmeye başladığımda, - yediğim bir paket antep fıstıklı çikolatanın da etkisi ile - doktorumun istediği zaman gidebilir emri doğrultusunda ayaklandım. Bi de korkudan o kadar hareketsiz kaldım ki hareketsiz kalma konusunda bu bir guiness rekoru olabilir. Yatağımdan kalktığımda yeni yürümeyi öğrenen bir penguen gibiydim. Hastaneden çıkıp taksiye bindiğim noktaya kadar da aynı bir penguen gibi yürüdüm. Komikti. Suratımda anlamsız bir acı ile penguen yürüyüşüm, insanların duygu aleminde tezatlıklar oluşturmuş olabilir. Neyse... Taksiye bindim ben. Dünyanın en salak taksiye biniş şekli ile. O kadar tuhaftı ki taksici bana, ben daha bir şey demeden "geçmiş olsun" dedi. Sağol kardeş dedim. - hayır, kardeş demedim, sanırım -. Bundan sonrası sarsıntılı ve rahatsız bir yolculuk ve akabinde eve varış, merdiven çıkış. Babamın hanimiş benim kızım merdiven çıkıyormuş gibi sevgi gösterileri. Annemin diken üstündeliği falan da filan da. Evime vardığımda bir oh çektiğimi hatırlıyorum. Lakin elbette kendi yatağıma uzanıyor oluşum herhangi bir dert için derman olamıyordu. Ağrılarım devam etti. Müzedeki bir heykel kadar hareketsiz kalmaya devam ettim ben de ısrarla. Ama biliyordum... Hareket etmek zorunda kalacağım an'ın geleceğini biliyordum. Burda birkaç can sıkıcı olay ve e canım acımıyormuş ki böyle yapınca farkındalıkları filan var, atlıyorum.
Ve atlayıp şimdi'ye geliyorum. Şimdi, ameliyatımın üzerinden bir günü aşkın bir süre geçti. Çok ciddi bir ameliyat olmadığı için, ilaçlarımın da etkisi ile daha iyi hissediyorum. Yatağımda oturmuş 3 gün sonra başlayacak olan finallerim için ne b.k yiyeceğimi düşünürken bunları yazıyorum. Ve sonunda şükür olsun diyorum.
Ucundan, kıyısından da olsa ameliyat- hastalık-hastane olaylarını yaşamış olmam, sanırım bir açıdan bana iyi geldi. Çok klişe şeyler söyleyeceğim belki ama o noktada anladım ben sağlıktan ötesinin olmadığını. Hastanede çektiğim o 4 saatlik acı, hayatımda yaşadığım bütün acılara galip geldi resmen. Bundan ötesi yok.
Bu yüzden herkes kendine çok dikkat etsin, yoğurt yiyin bol bol. Bağırsak bakterilerini yok ediyor, kolon kanserini önlüyor, mide rahatsızlıklarını gideriyor, kemiklere çok iyi geliyor. Yeşil çay için, bir dizi kanser türüne iyi geliyor. Maydanoz yiyin, doğal antibiyotik, bir sürü vitamin var içinde. Sarımsak, tansiyonu düşürmekle birlikte gıda türünde, içinde çok farklı bakterilere karşı mücadele edebilecek bir antibiyotik. Ne bileyim işte. Yiyin böyle şeyler. İş işten geçince hiçbir şeyin bir anlamı yok.
Herkese mutlu günler dilerim.
Çok ciddi bir operasyon değildi ama ilk defa yaptığım milyonlarca şeyi anlatma ihtiyacı içindeyim.
Ve işte, başlıyorum...
Teşhis 12 Ocak 2011 tarihinde kondu ve 13 Ocak 2011'de 11:15'te ameliyata alındım. Daha önce ameliyathanenin kıyısından bile geçecek bir rahatsızlığım olmamıştı ve bu nedenle biraz gergindim. Her şey o kadar hızlı ilerledi ki... Bir gün önce, amaaann önemli bir şey değildir zaten'lerle gittiğim doktor odasından çıktım ve bir gün sonra ameliyathane öncesi bana ayırılan odada, o popoyu açıkta bırakan ameliyat giysisini giyerken buldum kendimi. Ve son dakikaya kadar içimden " in a world without justice, one girl..." ile başlayan kahramanlık hikayeleri hayal ederek geçirdim. Ameliyathaneden çıkarken herkes beni alkışlayacaktı filan... E öyle olmadı tabi. Sol koluma bana enjekte edecekleri çeşitli kimyasallar için bir damar girişi açıldı - iğrenç - . Ve ondan sonra bir düzine kişisel soruyu, karşıma çıkmış alelade bir insana anlatmak durumunda kaldım. Sanki bir gün önce doktoruma aynı şeyi yapmamışım gibi... Bu çok garip bir duygu. Özellikle daha önce böyle bir şey yaşamamış biri için. Şu an doktoruma ve hemşireme hayatımdaki çoğu insandan daha yakın hissediyorum yani çünkü, her şeyimi biliyorlar. Neyse efendim... Bütün bu, rahatsız edici değil ama... nasıl desem, tuhaf prosedürlerden sonra sabah bir bardak su içmemin yarattığı küçük çapta anestezistsel krizin de çözülmesi ile elimi kolumu sallayarak ameliyathane denilen tüplü, serumlu, kimyasallı yere ulaştım. Olayın ciddiyetini kavramamı sağlayan bu görüntü karşısında biraz paniklemediğimi söyleyemeyeceğim. Anestezistimin sorduğu herhangi bir hastalığın var mı vs... türü sorulara cevap olarak, geçtiğimiz günlerde yaşadığım basit bir baş dönmesine kadar oldukça detaylı bir açıklama sundum ve cümlelerimi, "şimdi ben ameliyat sırasında nefes alamassam mesela, siz burdan görürsünüz di mi" sorusu eşliğinde bitirdim. Anestezi uzmanı birkaç rahatlatan cümleden sonra elimi sıvazlayıp "ben burdayım" mesajı ile narkoz denilen, insana hayatı en çok sorgulatacak şeyi aciz vücuduma kolumdaki damar yolu ile nakşetti. Çok tuhaf bir his.... Nasıl desem... Ben o sıvının kolumdaki damardan boynuma gelişini, ordan bir anda kafamdaki tüm damarlara yayılışını hissettim. Sanki Matrix'e ışınlanıyormuşum gibi bir histi. Öyle oluyordu ya, ahizeyi kaldırınca bütün vücutları yavaşça kayboluyordu... Resmen öyle bir histi ve resmen öyle olmadığına da hiçbir güç beni inandıramaz. Neyse, işte doktorumun sorduğu klasik "hangi okuldaydın sen", "hmm, çok geçerli bir bölüm" sohbetimizden sonra gözlerimden birinin havaya, birinin toprağa baktığı o an anestezi uzmanına dönüp yılışık bir şekilde " senin adıınnn neeeğğ" deyişim ile gözlerim tamamen kapandı. Gerisinde hiçbir şey yok, diyemeyeceğim çünkü uyandırıldığım ilk dakika çok güzel bir şey hatırladığıma eminim. Zaten anestezistim " ee irem nasıl bir duyguymuş narkoz" diye sorduğunda "güzeğll, yinee yapıııın" cevabımın başka bir açıklaması olacağını sanmıyorum. Neyse işte efendim, bu cevabım ile birlikte yürüyen yatağımla odama getirildim. Bu esnada hala daha "güzeğll" demeye devam etmişim. Bu kısımlar çok net değil, hemşiremin ve annemin aktardığı kadarına güvenebiliyorum. Odama getirildikten sonrasını pek anlatmaya niyetli değilim. Biraz acı çektim çünkü. Ağlayıp zırladım. - çok acıyormuş be - 2 ağrı kesiciden sonra 3 saat içinde biraz daha iyi hissetmeye başladığımda, - yediğim bir paket antep fıstıklı çikolatanın da etkisi ile - doktorumun istediği zaman gidebilir emri doğrultusunda ayaklandım. Bi de korkudan o kadar hareketsiz kaldım ki hareketsiz kalma konusunda bu bir guiness rekoru olabilir. Yatağımdan kalktığımda yeni yürümeyi öğrenen bir penguen gibiydim. Hastaneden çıkıp taksiye bindiğim noktaya kadar da aynı bir penguen gibi yürüdüm. Komikti. Suratımda anlamsız bir acı ile penguen yürüyüşüm, insanların duygu aleminde tezatlıklar oluşturmuş olabilir. Neyse... Taksiye bindim ben. Dünyanın en salak taksiye biniş şekli ile. O kadar tuhaftı ki taksici bana, ben daha bir şey demeden "geçmiş olsun" dedi. Sağol kardeş dedim. - hayır, kardeş demedim, sanırım -. Bundan sonrası sarsıntılı ve rahatsız bir yolculuk ve akabinde eve varış, merdiven çıkış. Babamın hanimiş benim kızım merdiven çıkıyormuş gibi sevgi gösterileri. Annemin diken üstündeliği falan da filan da. Evime vardığımda bir oh çektiğimi hatırlıyorum. Lakin elbette kendi yatağıma uzanıyor oluşum herhangi bir dert için derman olamıyordu. Ağrılarım devam etti. Müzedeki bir heykel kadar hareketsiz kalmaya devam ettim ben de ısrarla. Ama biliyordum... Hareket etmek zorunda kalacağım an'ın geleceğini biliyordum. Burda birkaç can sıkıcı olay ve e canım acımıyormuş ki böyle yapınca farkındalıkları filan var, atlıyorum.
Ve atlayıp şimdi'ye geliyorum. Şimdi, ameliyatımın üzerinden bir günü aşkın bir süre geçti. Çok ciddi bir ameliyat olmadığı için, ilaçlarımın da etkisi ile daha iyi hissediyorum. Yatağımda oturmuş 3 gün sonra başlayacak olan finallerim için ne b.k yiyeceğimi düşünürken bunları yazıyorum. Ve sonunda şükür olsun diyorum.
Ucundan, kıyısından da olsa ameliyat- hastalık-hastane olaylarını yaşamış olmam, sanırım bir açıdan bana iyi geldi. Çok klişe şeyler söyleyeceğim belki ama o noktada anladım ben sağlıktan ötesinin olmadığını. Hastanede çektiğim o 4 saatlik acı, hayatımda yaşadığım bütün acılara galip geldi resmen. Bundan ötesi yok.
Bu yüzden herkes kendine çok dikkat etsin, yoğurt yiyin bol bol. Bağırsak bakterilerini yok ediyor, kolon kanserini önlüyor, mide rahatsızlıklarını gideriyor, kemiklere çok iyi geliyor. Yeşil çay için, bir dizi kanser türüne iyi geliyor. Maydanoz yiyin, doğal antibiyotik, bir sürü vitamin var içinde. Sarımsak, tansiyonu düşürmekle birlikte gıda türünde, içinde çok farklı bakterilere karşı mücadele edebilecek bir antibiyotik. Ne bileyim işte. Yiyin böyle şeyler. İş işten geçince hiçbir şeyin bir anlamı yok.
Herkese mutlu günler dilerim.
robert.
forgive, o lord, my little jokes on thee
and i’ll forgive thy great big one on me.
and i’ll forgive thy great big one on me.
robert.
whose woods these are , i think i know
his house is in the village though
he will not see me stopping here
to watch his woods fill up with snow.
my little horse must think it queer
to stop without a farmhouse near
between the woods and frozen lake
the darkest evening of the year.
he gives his harness bells a shake
to ask if there is some mistake.
the only other sound is the sweep
of easy wind and downy flake.
the woods are lovely , dark and deep ,
but i have promises to keep,
and miles to go before i sleep,
and miles to go before i sleep...
his house is in the village though
he will not see me stopping here
to watch his woods fill up with snow.
my little horse must think it queer
to stop without a farmhouse near
between the woods and frozen lake
the darkest evening of the year.
he gives his harness bells a shake
to ask if there is some mistake.
the only other sound is the sweep
of easy wind and downy flake.
the woods are lovely , dark and deep ,
but i have promises to keep,
and miles to go before i sleep,
and miles to go before i sleep...
11 Ocak 2011 Salı
richard.
i'll affect you slowly
as if you were having
a picnic in a dream.
there will be no ants.
it won't rain.
as if you were having
a picnic in a dream.
there will be no ants.
it won't rain.
10 Ocak 2011 Pazartesi
Fugitive Motel
lost in a lullaby
side of the road
melt in a memory
slide in a solitude
not ‘til i can read by the moon
am i going anywhere
not ‘til i can read by the moon
i blow you a kiss
it should reach you tomorrow
as it flies from the other side of the world
from my room in my fugitive motel
somewhere in the dust bowl
it flies from the other side of the world
‘i’m tired’ i said
‘you always look tired’ he said
‘i’m admired’ i said
‘you always look tired’ he said
not ‘til i can read by the moon
am i going anywhere
not ‘til i can read by the moon
curtains stay closed
but everyone knows
you hear through the walls in this place
cigarette holes for every lost soul
to give up the ghost in this place
give me strength
give me wings.
side of the road
melt in a memory
slide in a solitude
not ‘til i can read by the moon
am i going anywhere
not ‘til i can read by the moon
i blow you a kiss
it should reach you tomorrow
as it flies from the other side of the world
from my room in my fugitive motel
somewhere in the dust bowl
it flies from the other side of the world
‘i’m tired’ i said
‘you always look tired’ he said
‘i’m admired’ i said
‘you always look tired’ he said
not ‘til i can read by the moon
am i going anywhere
not ‘til i can read by the moon
curtains stay closed
but everyone knows
you hear through the walls in this place
cigarette holes for every lost soul
to give up the ghost in this place
give me strength
give me wings.
3 Ocak 2011 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
